9 Temmuz 2007 Pazartesi

Film Gibi Rüyalar

Sınıf öğretmeni, çocukların uykuları üzerine bir araştırma yapıyordu. Rüya görmenin insan ruhunu ne kadar rahatlattığını ve onlar için ne kadar gerekli olduğunu belirttikten sonra:“Söyleyin bakalım!” dedi. “Bu gece ne gördünüz?”Çocuklar, tek tek el kaldırarak rüyalarını anlatmaya başladılar.

O haftaki rüyaların bir çoğu, üç gün önce meydana gelen korkunç tren kazası ile ilgiliydi. Bir de, cinnet geçiren bir emeklinin, karısı ve çocuklarını yol ortasında bıçaklaması ile...Öğretmen, arka sıralarda oturan bir öğrencinin el kaldırmadığını görünce, ona doğru yaklaşıp:“Hayrola arkadaş!” dedi. “Yoksa sen hiç rüya görmüyor musun?”Küçük çocuk, yanakları pembeleşirken, “Elbette görüyorum!” diye gülümsedi. “Ama benim rüyalarım çok farklı.”“O zaman, gördüğünü anlat!” dedi öğretmen. “Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.”Küçük çocuk, “Ben, dedemle birlikte gittiğim balık avını gördüm!” dedi.“Köyümüze yakın olan derede idik. Ve koca bir balık tutarak eve götürdük.”Öğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü.O hafta görülen rüyaların büyük bir çoğunluğunda, petrol zengini bir ülkenin bombalanması sırasında ölen yüzlerce çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının ayağından vurulması ve iş adamlarından birinin kaçırılması ile ilgiliydi.Öğretmen, arka sıradaki öğrencinin bu sefer de el kaldırmadığını görerek yanına gitti ve ona ne rüya gördüğünü sordu.Küçük çocuk, dışarıdaki karlı dağlara bakıp, “Geçen hafta bir çok kuzumuz doğdu,” dedi. “Rüyamda onları, dağın yamacındaki pınara götürmüştüm. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım.

Onlar gibi uçuyordum havada.”Öğretmen, araştırmasını biraz derinleştirdiğinde, çocuğun diğer kardeşlerinin de aynı türde rüyalar gördüğünü öğrendi. Hatta dedesi bile, onlar gibiydi.Sonunda merak edip, “Hep bu türden rüyaları görmeniz çok harika!” dedi. “Sanki birer film gibi her biri. Yoksa bunun için bir formül mü var?”Küçük çocuk, “Bilmiyorum öğretmenim!” diye gülümsedi. “Televizyon alamayacak kadar fakir olduğumuz için, Allah bize bu filmleri gösteriyor olmalı!”


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Bilgi Taşı

Ilık bir yaz rüzgârı okyanusun ötelerinden gelip kıyıya ulaştı ve biraz ilerideki ağaçların yapraklarına dokunup hışırtılı bir ses çıkardı. Aynı ânda, küçük bir dalga kıyıya vururken çıkardığı sesle yaprakların hışırtısına eşlik etti. Yine tam o ânda, gökte süzülen bir martının çığlığı yaprakların ve dalganın sesine karıştı. Okyanus, kıyıdaki köpüklü beyaz renkten gözün uzanabildiği ufuktaki laciverte kadar mavinin her rengini yansıtıyordu. İkindi güneşi kızgınlığını kaybetmişti, ama ışıklarını hâlâ cömertçe sunuyordu yeryüzüne.Bir adam vardı binlerce metrelik ıssız kumsalda; eğilmiş halde duruyor, çok uzun süren aralıklarla adım atıyordu.

Başı öne eğik dikkatle yeri inceliyordu. Yüzünde düşünceli ve kaygılı bir ifade vardı. Birşeyler arıyor gibiydi. Denizle kumların birleştiği çizgide yürüyordu. Kâh kumları elindeki bir çöple karıştırıyor, kâh bileklerine bile gelmeyen suyun içindeki taşları yerinden oynatıp gözlerini kısarak altlarına bakıyordu. Arada suya doğru bir kaç adım atıyor, dizini biraz geçen suyun altını elleriyle yokluyor, daha derin taraflara merakla bakıyor, kaygılı gözlerle kimse kendisini görüyor mu diye etrafını kolaçan ediyor, ama kıyıya yaklaşan bir dalga görünce hızla kumsala kaçıyordu.Kıyıdaki taşları ve kumları incelerken bazen yoruluyor, iki eliyle yandan tuttuğu belini doğrultuyor, alnındaki terleri siliyor, sonra yeniden aramasına devam ediyordu. Saatlerdir, belki de günlerdir, kimbilir ne kadar zamandır bu haldeydi. Adam yere o kadar eğilmişti ki, yanına yaklaşan kişiyi farketmedi bile. Ne zaman ki diğer insanın gölgesi güneşle arasına girip tatlı bir serinliği hissetmesine neden oldu, o zaman ıssız kumsalda yalnız olmadığını anladı. Başını kaldırıp misafirine baktı. İşinin bölünmesinden pek memnun kalmamış bir ifade yerleşti yüzüne. Gözleri güneş ışığından rahatsız olunca başını yine yere çevirdi.

Diğer adam orada yokmuş, hiç gelmemiş gibi gözleri neredeyse her kum tanesini taramaya devam etti. “Merhaba” dedi yeni gelen. “Kolay gelsin.”“Sağol.” Kırık-dökük bir geveleme gibi çıkmıştı ağzından bu söz. Umursamadı. İşi bu davetsiz misafirden daha önemliydi.“Görüyorum ki, birşey arıyorsun” dedi diğeri. Gölgesi hâlâ eğilmiş adamın üzerine düşüyordu. “Yardıma ihtiyacın var mı?”Kaşlarını hafifçe çattı. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı? Neden gelmiş kendisini oyalamak istiyordu? Üstelik, yardım etmekten dem vuruyordu!“Teşekkür ederim. Rahatsız etmezsen daha çok sevinirim.” Kendince son noktaydı söyledikleri. “Hadi sen yoluna, ben işime!” mesajını gizlemişti sözlerine.“Bilgi Taşını arıyorsun, değil mi?”Birden doğruldu. Saatlerdir bükük beli bu ani hareketi kaldıramadı. Acı bir feryat çıktı ağzından. Beli tutulmuştu! Bir taraftan acıyla yüzünü buruştururken, diğer taraftan karşısındaki adamı süzmeye başladı. Nereden bilmişti bu tuhaf görünümlü adam ne aradığını?Bilgi Taşı! Kendisinin ve diğerlerinin gerek olmadıkça ağızlarına almaktan bile kaçındıkları, rüyalarını süsleyen, ama kimsenin göremediği, sadece bir efsane gibi kulaktan kulağa gezen o kutsal şeyin ismi ne rahat çıkmıştı adamın ağzından! Bu rahatsızlığı saygısızlık olarak yorumladı. İçini hem bir merak, hem de tedirginlik kapladı. Adamdan hem kurtulmak, ama hem de onu tanımak istiyordu.“Tanışalım mı?” Şimdi de tanışmak istiyordu adam! Anlamıştı, ondan kurtuluş yoktu. Kısa ve net cümlelerle tanıttı kendisini.“Ben bir bilgiseverim. Nasıl tahmin ettin bilmiyorum, ama doğru bildin; Bilgi Taşı’nı arıyorum. Peki sen kimsin?”Diğer adam gülümsedi. İlerideki bir ağacı gösterip:“Önce şu ağacın gölgesinde biraz oturalım mı? Sen de dinlenmiş olursun.” dedi.Arayıcı, bu teklifi kabul etti. Gerçekten yorulmuştu. Ağacın gölgesine sığındıklarında, diğer adam gülümseyerek:“Seni bilmem, ama ben hangi ağacın gölgesine otursam, kendimi yolcu gibi hissederim” dedi. “Uzaklardan gelip uzaklara giden, dinlenmek için bir ağacın altına oturan ve nefeslenen bir yolcu gibi. Sence dünya da bir ağaç gölgesine benzemiyor mu?”Dünya? Ağaç gölgesi? Neden bahsediyordu bu adam? Dudak büküp cevap vermedi.

Daha tanıtmamıştı ki bu adam kendisini. Kimdi? Hiç acelesi yokmuş gibi davranıyordu yanındaki adam.“Sen bilgiseverim demiştin. Ben de bir haberciyim.”Üstlerinden çığlıklar atan bir martı geçti. Haberci. Duymuştu bu tür insanları. Ötelerden haber getirdiklerini iddia ederlerdi. Güya herşeyi bilirlerdi. Daha önce hiç onlardan biriyle tanışmamıştı, ama pek de olumlu düşünceler beslemezdi haklarında.“Sana da bir haber vereyim, ister misin?”“Bana haber vermek mi? Nasıl yani?”“En çok istediğin şeyin haberini. Bilgi taşının yerini söyleyeyim mi sana?”Saygılı olmaya özen göstererek cevap verdi:“Bakın, bu işler o kadar kolay değil. Bilgi Taşı’nı binlerce yıldır arıyor bilgiseverler. Nice ustamız geldi geçti, çokları yaklaştı ona. Ama kimse bulamadı. Siz nasıl ‘yerini göstereyim’ diyebiliyorsunuz, anlamıyorum.”“Şu sözü hiç duydun mu? Aramakla bulunmaz, ama onu bulanlar arayanlardır.”Biraz düşündü, duymuştu galiba. Düşüncesi habercinin cümlesiyle kesildi:“Herşeyden önce, yanlış yerde arıyorsun onu.”Nasıl bu kadar iddialı, bu kadar cesur konuşabiliyordu? Ona nasıl cevap vereceğini bilemedi.Karşısındaki bir bilgisever olsa, aynı dili konuştukları için, yöntemden, yöntemin varılmak istenen hedef kadar önemli olduğundan bahsederdi.

Saatler, hatta günler boyu tartışarak da olsa sohbet edebilirlerdi. Ama bu adam hiç de alışık olmadığı bir şekilde konuşuyor ve davranıyordu. “Bu arada, şunu da söyleyeyim. Ben kendisine bilgisever diyen herkesle sohbet etmem. Senin samimi olduğunu hissettim, ondan.”Ne kadar yüksek bir perdedendi bu sözler. Bilgiseverler kendilerini herkesten ayrıcalıklı yüksek bir yere yerleştirirken, bu adam hepsine tepeden bakma yetkisini nereden alıyordu? Ona Bilgi Taşı’nı anlatsa mıydı? Çoğu bilgiseverin uzlaştığı gibi, Bilgi Taşı denilen şeye ancak mümkün olduğunca çok taş ve kum taneciğinin tanınması ve bilinmesinden sonra ulaşılabileceğini söylese miydi? Yıllardır sürdürdüğü arayışından hafızasına kaydettiği yüzbinlerce irili-ufaklı taşı tek tek anlatsa mıydı? O kadar kolay mıydı Bilgi Taşı’nı bulmak? Hiç sanmıyordu.“Uzaktan seni izlerken birşey dikkatimi çekti. Hep kıyıda arıyorsun. Neden denizin içine girip aramıyorsun biraz da?”Canı sıkıldı. Zayıf bir noktasına dokunmuştu soru. Bilgiseverlerin katı bir kuralı vardı: Bilgi Taşı, derinlerde aranmaz. Orası bizim sınırlarımızın ötesindedir. Bilinmez ve görülmez. Derinlere dalmak isteyenler çoğunlukla bilgiseverler topluluğundan dışlanırdı. O kadar katıydı bu kural. Aslında içten içe sorguladığı birşeydi bu. Bilgiseverlerin yüzme bilmedikleri ve öğrenemedikleri için mi bu kuralı koyduklarını, yoksa bu kural gereği mi yüzmeden uzak durduklarını anlayamazdı. Neredeyse bütün bilgiseverler gibi, kendisi de yüzme bilmezdi. Bazen, Bilgi Taşı’nın okyanusun derinliklerinde bir yerde saklı olduğu sözü yayılırdı ortalıkta. Büyük ihtimalle yanındaki gibi habercilerin iddia ettiği birşeydi bu. Düşünceleri bir kez daha kesildi:“Sen de dalmak istiyorsun değil mi suya?”İrkildi. “Az önce, seni izlerken, suya doğru birkaç adım attın. Uzaklara ve derinlere baktın.”Bu doğruydu. Ama bir bilgiseverin kulağına gitse, en iyi ihtimalle kulağı çekilir ve yönteme bağlı kalması istenirdi. Eğer bu eğilimi değişmezse, olacakları tahmin edebiliyordu.

Yanındaki adam umduğundan zeki ve akıllı birine benziyordu.“Onu hiç gördün mü?” Bu sorunun kendi ağzından çıktığına inanamadı. Kendinden utandı. Ama olan olmuştu, soruyu sormuştu bir kere.“Bilgi Taşını soruyorsun. Evet. Ona dokundum ve hissettim de. Ona bakan, bütün taşları onda görür. Bütün taşları ve kum taneciklerini bulursun onda. Bilgi Taşı’ndan sonra, birşeyde herşeyi, herşeyde birşeyi görmeye başlarsın...” Sustu. Oysa devam etmesini istiyordu. Herşeyden çok istediği birşeyi anlatıyordu. Yalan söylüyor olabilir miydi? Çok emin ve rahat konuşuyordu. Kararsız kaldı. İkindi güneşi iyice alçalmıştı. Kendisini çok yorgun hissetti birden. Sadece günün yorgunluğu değildi bu.“Sana yüzmeyi ve dalmayı öğretmemi ister misin?”Yüzmek ve dalmak, bilgiseverlik sınırını aşmak, ihanet etmek demekti. Geriye dönüşü olmayan bir yoldu. Hem, Bilgi Taşı’nı bulma umuduyla sulara dalıp boğulan bilgiseverlerin öykülerini çok duymuştu. “Bilgi Taşı’nın okyanusun derinliklerinde olduğunu sen de hissediyorsun değil mi?”Gözleri okyanusun üzerinde gezinirken, başını onaylarcasına salladı. Habercinin yüzünde muzip bir gülümseme gezindi.“Sen şu adamın öyküsünü bilir misin? Hani yüzüğünü samanlıkta kaybetmiş, ama sonra onu bahçede aramaya başlamış. Niye böyle yaptığını soranlara da şu cevabı vermiş: ‘Samanlık karanlık, bahçe ise aydınlık.’” Bilgisever gülmemek için kendini zor tuttu. Doğru bir benzetmeydi. Hele de kendisi için. Bulmak istediği şeyi olduğunu hissettiği yerde değil, arayabildiği yerde arıyordu. Bu, tuhaf ama bir o kadar da gülünç gerçeği anlatan güzel bir örnekti. Haberciye içinin ısındığını hissetti. Eğer önemli olan Bilgi Taşı’nı bulmaksa, niye başka yollara da açık olmasındı insan? Birden kahkahalarla gülerken buldu kendisini. Gözlerinden yaşlar geliyordu. Haberci gülümsüyordu sadece. Elini onun omzuna koymuş, gülümsüyordu. Sonra ağladığını farketti. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerinden yine yaşlar akıyor, ama bu defa hüzünle süzülüyorlardı yanaklarından.“Korktuğunu, suda boğulabileceğini düşündüğünü biliyorum. Ama korkma. Su kendine dostça yaklaşanı boğmaz. Sen yeter ki, gururunla katılaşma. Yeter ki, benlik ve gurur elbiselerini kıyıda çakıl taşlarının üzerinde bırak ve kendini suya emanet et. Okyanus ona tevazuyla dalana zarar vermez.”Akşam güneşiyle gökyüzü kızıla boyanmaya başlamıştı. Bilgisever gözyaşlarını sildi. Hafiflediğini, korkularından arındığını hissetti. Haberciye baktı ve:“Güneş batmadan ilk derse başlayabilir miyiz dersin?” diye sordu.Haberci gülümsedi. Başını birkaç kez hafifçe aşağı-yukarı salladı. Ayağa kalkıp birlikte suya doğru yürümeye başladılar. Yüzlerini okşayıp geçen rüzgâr kıyıdaki ağaçların yapraklarına dokundu bir kez daha. Bir küçük dalga daha vurdu kıyıya. Ve bir martı süzülerek geçti üzerlerinden.

Kaynak: www.gencyaklasim.com

ÇOK lar Ve TEK' ler

Her çokluk, içinde bir teklik barındırır:
Gün boyu onlarca insanla görüşüp, pek çok dert dinleriz. Akşam olunca, binlerle ifade edilebilecek kalabalıkların arasından geçerek kapısını çaldığımız bir tek yuvamız vardır.

Her türlü sıkıntıya –buna değsin ya da değmesin- tek bir insan yahut tek bir amaç için katlanırız.
Yüzlere kilometreyi, bir tek istikamet için aşmaz mıyız?
Son durağa varmak için onlarca ara durağa, o tek istikamete ulaşmak için bir çok mola yerine yanaşırız.
Adres sorduğumuz üç-beş kişiden hep tek bir yeri öğrenmek isteriz.
Ne kadar çok yorulursak yorulalım, omzumuza ne kadar yük binerse binsin, ayaklarımız ne kadar yol yürümüş, zihnimiz nice sorunlarla cebelleşmiş olursa olsun, bir tebessüm tüm yorgunluğumuzu alabilir.
Belki çok kırılmışızdır, dünyaya küsecek kadar; çok kızmışızdır, dünyaya meydan okuyacak kadar; ama güzel bir tek söz gönlümüzü almaya yeter.
Herkesin bizi ikna etmesi için onlarca bahanesi vardır, ama içlerinden birine kanıp asla yapmam dediğimiz şeyleri yaparız.
Hayatımız boyunca ne çok şey öğreniriz, kimi evde, kimi okulda, kimisi de sokakta. Ama sorulsa söyleyeceğimiz –hepimiz için farklı farklı da olsa- tek ders vardır.
Yüzlerce musibetten –kafamızın kırılmasından, gönlümüzün yaralanmasından, aklımızın allak bullak olmasından- alacağımız nasihat da tektir.
Kaç kitap okursak okuyalım, rehberimiz tek bir kitaptır: Ya mukaddes bir kitap, ya da mukaddesimiz bildiğimiz bir kitap.
Pek çok insana ağzımız açık hayran hayran bakabiliriz, peşinden koşar, her sözünü dinler, her hareketini takip ederiz; ama öl dese öleceğimiz, ölmesek de hayatımızı vakfedeceğimiz tek bir kahramanımız vardır.
Hayatımız boyunca yüzlerce arkadaşımız olabilir, peki hangisini o tek dosta değişebiliriz? Herkesle her şeyi konuşabiliriz, peki içimizi o tek dosttan başka hangisine dökebiliriz? Hangisinin kapısını teklifsiz çalıp, her çağırdığımızda yanımızda bulabiliriz?
Elinden çok çektiğimiz, nefret ettiğimiz, kin tuttuğumuz kaç kişi olursa olsun; unutamadığımız tek bir isim verebiliriz.
Ne kadar pişman olursak olalım, bir şey vardır ki vicdanımızdaki sızısı hiçbirine benzemez.Ne kadar çok yaşarsak yaşayalım bizi bekleyen akıbet tektir.

Ve aşk!...

Gönlün bağrına, huzme gibi düşen; cayır cayır yakan aşk. Dünya hanında saltanat, gönül evinde sultansın. Her şey sensiz donuk ve meyyittir. Can adına, bir nefes alış bile olmaz. Her canlıda varsın. Bütünüyle hüküm sürmektesin. Belki varların belki yokların içinde; ama varsın yaşansan da yaşanmasan da.

Ve aşk!.. Düştü yola. Dikenli ya da dikensiz uğradı yoluna çıkanlara. Maksudu vardı; yaşatmak aşkı. Bilen bilmeyen bir olmadığı gibi. Aşkı bilenle bilmeyen bir olmazdı. Duygu yükünün en ağırı, kalbi yoranıydı. Ağırdı hem de çok. O kadar ağırdı ki kaldıramayanlar oldu. Gecesi gündüz bir birine karışıp, hayatı yaşanmaz hale getiren oldu. Kendini çöle atanlar, dağa vuranlar, ölümü seçenler oldu. Ve aşkın çölünde kavrulanlar, yürekte kavrulup, mahşere kaldı buluşma. En sevgiliden armağan olan aşk, nasip olanların içinde; değerini biçemeyenler oldu. Kendine mal edip, hakiki aşık unutuldu.

Ey yar! Sen vuslat sen ayrılıksın. Sen tufan sen serin bir rüzgar. İki zıtın birleşmediği nokta. Tozu dumanı birbirine karışmış bir vadide; yüreğe batan bir dikensiz. Acın bir yana; hasretsin. Bazen yegane bazen de niye geldin diyensin. İstenen de istenmeyendesin.
Aşk: sarmaşık demekmiş. İsmiyle müsemma bu olsa gerek. Maksudu bizzat ismiyle yaşatan; adına ikrar eyleyip kabul ettiren. Sarmaşık: dolanma, sarmalama, içi içe girip kenetlenmek. Demek ki aşk yüreğe girdi mi: bütün bedeni ve ruhu sarmalıyor. Tabi ki gerçek aşka talep edenler içindir. “Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır.” İskender Pala’nın bu sözü, aşkın gerçek halini ortaya koymakta. Hayatın mayasında aşkın olduğunu, her canlıda izler barındığını. Özellikle de insanda.

Ama günümüzdeki aşk, gerçek anlamda bildiğimiz aşk mıdır. Günahların boyutuna yaklaştıran. Görüşme,dokunma diye adlandırılan; aşk mı? Elbette ki hayır. Öncelikle aşkı: ilahi aşktan süzülen bir hediye olarak görmek. Asıl aşkı bize gösterendir. O’na yaklaştıran aşk: gerçek aşktır. O’ndan gayrisi ne aşk ne de sevmektir. Hayatın özünde olan aşk o zaman: ne hissedilir ne de farkına varılır.
Bölme, çıkartma, toplama, çarpmanın neticesi; aşk. Gerisi hep yalan, ihanet, süfli zevklerdir. Hangi yola girersen gir, karşına aşk çıkar. Hangi yöne dönersen dön aşkı görürsün. Kıymeti verdiğin değerle ölçülür. Değeri sende önemsiz: birkaç günlük aşksa, o mahiyetinde ölmüş ve belki de hiç doğmamıştır sende. Geçici sevgileri aşk sanmak en büyük yanılgı ve ne büyük hayal kırıklığıdır. Hevesten başka nedir?! Bulan değerini bilmez; bulmayanda aşkın kıymetini derk edemez.

Ve aşk! Dünya pazarında. Yaratılmadan öncede var. Yaratıldıktan sonra fıtratına yerleştirilen. Küçük kâinat olan insanın fıtratına da yerleştirilmiş. Kimi en şiddetli bir şekilde fıtratındakini yaşamış kimi de ne olduğunu bilmeden, fıtratının dışında bir ömür geçirmiş.
Aşk, sana dökülen gözyaşı şimdi hangi menzilde? Sana yanan yürek hangi coğrafya da? Senden bihaber geçen ömrü: kim talep etmiş. Acıdan korkan, ayrılıkta gem vuran, gözyaşını istemeyen. Yani kupkuru bir hayat. Taşlanmış bir kalp. Acıyı bilmeyen, acıyı anlamayan, başkasının acısına soğuk nazarlar gezdiren.
Aşk, şimdi nerdesin, hangi yüzyılda yaşamaktasın? Bizden uzakta olduğun belli. Şimdi, değerini sanal aşklara verdiler. Bir kaç gün bile sürmeyen. Adına aşk deyip, gönül eğlendirdiler. Sen kayıp kentin, kayıp vatandaşı oldun. Seni bilmek, geçen yüz yıllara nasip; bu asra nasip olmayan.
Ve aşk!.. Uzak kaldığın bu asırda sende bihaber geçen ömre ağla. Çünkü ağlanacak haldeyiz. Teknolojinin içinde, seni kaybettik. Hiç kazanılmayan kaybedilir mi? Evet biz kazanmadan kaybettik. Acımız büyük; ağla bize aşk.


Kaynakwww.gencyaklasim.com

Işık Yanan Ev

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacı anneye sıkılarak sordum:"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?"Hacı anne:"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.Merak ettim, tekrar sordum:"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"Hacı annenin cevabı inanılacak gibi değildi:"Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz".

Kaynak: www.gencyaklasim.com

Günaydın!

“Günaydın” diyor radyodaki DJ, “ne kadar neşeli bir ses, o kadar yüksek reyting” hesabıyla…“Günaydın” diyor birileri birilerine, bir görevi yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla.Televizyondaki spiker haberlere başlamak için, dükkandaki esnaf müşterisini selamlamak için söylüyor: Günaydın.Gün, gün boyu aydın olsa da, biz sabahlara yakıştırıyoruz günaydını. İngilizlerin “iyi sabah”ını “günaydın” diye çeviriyoruz dilimize.Her sabah söylüyor ve işitiyoruz bu günaydınları… Her sabah farklı “aydın”lıkta bir “gün”e uyanıyoruz. Binlerce sabahımız olmuştur bu dünyada.

Milyonlarca sabah yaşanmıştır bu topraklarda, başka topraklarda. Hiç de “başka” olmayıp, bizim başkalaştırdığımız topraklarda. Hiç “diğer” olmayıp bizim diğerleştirdiğimiz insanların hayatlarında…Her sabah umutla ovuşturulmamıştır gözler, kimi zaman kaygı daha doğru bir kelime olmuştur. Her zaman heyecandan değil, kimi zaman korkuyla çarpmıştır kalpler.Bazen annemizin ısrarlı ve şefkatli sesiyle, bazen babamızın otoriter ve tatlı-sert çağrısıyla, bazen küçük kardeşimizin yüzümüzde hissettiğimiz minicik elleriyle uyanmışızdır.Bazen kavga olmuştur gözümüzü açtığımızda, bazen kahkahalar. Bazen sesi alabildiğine açılmış bir müziği duymamak için yorganı başımıza çekme çabaları, tekrar uyumamıza yetmemiş ve sinirli bir suratla kalkmışızdır.Bazen mis gibi bir kahvaltının kokusuyla, bazen o kahvaltıyı bizim hazırlamamız gerektiği korkusuyla çıkmışızdır sıcacık yatağımızdan.Sobanın gürül gürül yanan sesinin tatlılığı da, dışarıda ıslık çalarak esen rüzgârın ürkütücülüğü de karışmıştır, buharı tüten çayımızın üstüne.Bu ülkedeki erkeklerin büyük çoğunluğunun bir dönem duymak zorunda kaldığı “koğuş kalk”lı sabahları da unutmayalım.Ama her zaman böyle “sit-com” tadında değildir maalesef hayat. Her zaman böyle aile dizisi nostaljisi barındırmamıştır sabahlar. Hep böyle layt askerlik filmleri tebessümü sinmemiştir günün ilk saatlerine.Biz yetişmemiş olsak da, bizden önceki nesiller, bir generalin bizi bizden çok düşündüğünü iddia eden konuşmasını “içtima” veren bir bölüğün erleriymiş gibi dinlemek zorunda kalarak uyanmıştır.Bir gece yarısı kapısını çalanın sütçü olmadığını anlayarak uyanmıştır bu ülkede pek çok devlet adamı.* Ülkesiyle beraber kendisi de karanlık bir yola ilerlemiştir. Kiminde kendi özgürlüğüyle beraber ülkesinin özgürlüğü de tatil yapmıştır, kiminde kendi hayatıyla beraber ülkesinin demokrasisi de idam edilmiştir.Biz uyanmadık o coğrafyalarda belki, ama birileri patlama sesleriyle uyandı hep. Beraber top oynadığı, ip atladığı, yemek tarifi alış-verişi yaptığı, dünyayı kurtardığı arkadaşını, komşusunu, dostunu kaybettiğini iliklerine kadar hissederek uyanmıştır.

Sabah onun için ne yetişmek zorunda olduğu bir servis, ne yapmadığı ödevler için öğretmenine karşı duyacağı bir mahçubiyet, ne kahvaltıda yiyeceği bal-kaymaktır.Başka bir coğrafyada ise başka sabahlar vardır: Bir çadır ne kadar ısınabilirse o kadar ısınmış, bir depremzedenin sofrasında en fazla ne kadar yiyecek olabilirse o kadar ziyafetvari bir kahvaltıya uyanmıştır birileri. “Bir”ileri, ama dünya basınının “hiçbir”ileri, dünya televizyonlarının “kimbilir”leri.. Gözlerini açtığında ya şefkatli annenin, ya otoriter babasının sesi eksiktir ya da yüzünde hissettiği minik eller.Tekrar heceliyorum “günaydın”ı. Eklerine ve köklerine ayırıyorum. Bugün de “aydın” çok şükür diyorum, herkesin günü de aydın olsun diye diliyorum.“Günaydın” diyorlar, “amin” diyorum…


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Unuttuklarımız

Neleri unutmadık ki... Keşke unuttuklarımız sadece faturaların son ödeme tarihi veya önemli bir iş toplantısı olsaydı. Ya da eve ekmek götürmeyi unutsaydyk, Orhan Veli gibi.Her şeyden önce, dünyanın oyun ve eğlencelerine dalıp asıl vazifemizi, Kâlû Belâ'da verdiğimiz sözü unuttuk...Şöyle diyor çocuğuna bir anne; "Söylediklerimi unutma, ben gelene kadar evden ayrılmayacaksın. Dolapta yemek var ısıtıp yersin, sakın ocağı açık unutma, ha unutmadan..." şeklindeki tembihler devam edip gidiyor. Çocuğun "tamam anne!" demekten başka çaresi yok, her ne kadar çoğunu unutsa da.

Halbuki kendisi en önemli vazifesini unutmuştu, "annelik". Çocuğunu sevgi ve şefkatle büyütmeyi unutmuştu. Evini unutmuştu...Sevmekle başlıyordu herşey. Her gün sevmediği işine istemeye istemeye giden, ilgisiz tavırlarıyla bir an önce mesainin dolmasını bekleyen bir yığın insan var toplumda. Çalışmaktaki tek amaç "para kazanmak" olunca, bir işi severek yapmanın verdiği hazzı da unuttuk.Bir koşuşturma, bir telaş, ne bir selam var, ne merhaba. Bir gülümseme, bir "merhaba" ile başlayan dostlukları unutalı çok oldu. En son ne zaman keyifli bir sohbet eşliğinde birer fincan kahve içtik ki kırk yıl unutulmasın diye. Aramıza taş duvarlar mı girdi? Yoksa elektronik eşyalar mı? Makineler konuşmuyor. Bulaşık makinesine bir fincan çay ikram edip "kaç şeker?" diye sorulmuyor. Sıcak bir dost sohbeti olmadan yolculuk geçmiyor, yollar bitmiyor...Adımımızı attığımız her yer beton. Yalın ayak toprağa basmak nasıl bir duygu? Unuttuk... Bir zamanlar güneşin doğuşunu da, batışını da seyrederdik doya doya. Şimdi gökyüzüne doğru başkaldıran gökdelenler, yüksek binalar izin vermiyor güneşi görmemize. Unuttuk, bir sabah namazı sonrası güneşin doğuşunu seyretmenin nasıl bir duygu olduğunu. Duman ve kirden grileşmiş gökyüzünün doğal mavisini unuttuk. Nerede bir yeşil alan görsek, tüm "çimlere basmayınız" tabelalarındaki ikaza rağmen, çimlere basmamayı unuttuk! Çöpleri yere atıp çevreyi kirletirken, muhtemelen çöpe atmayı unuttuk!Ölümü unuttuk. Hayatı bâki sandık. Hatta bazılarımız unutmakla da kalmayıp adını bile duymak istemedi ölümün.


Halbuki ölüm de hayat gibi hayattaydı.İnsanlığı unuttuk, komşuluğu unuttuk... Güveni unuttuk. Martin Luther'in dediği gibi "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, ama insan gibi yaşamayı unuttuk."Yazmakla bitmez unuttuklarımız, ben sadece hatırladıklarımı yazdım.

Kaynak: www.gencyaklasim.com

“İş”te Mutluluk!

Herkesin sevdiği işi yaptığı bir dünya hayal ediyorum. İnsanların sabahları güle oynaya evden çıktığı, sorulduğunda utanmadan, sıkılmadan mesleğini söylediği bir dünya.

Mesleğiyle gurur duymak ve onu hayatın olmazsa olmazı saymak, neden sinemacılara, tiyatroculara, gazetecilere, yazarlara mahsus olsun?Bir aktör oynadığı oyunla, bir gazeteci yaptığı haberle, bir edebiyatçı yazdığı romanla mutlu olabildiği gibi; bir oto tamircisi onardığı arabalarla, bir inşaat işçisi ördüğü duvarlarla, bir elektrikçi döşediği tesisatla mutlu olup, onları hayatın en önemli işleri arasında görebilmeli.Herkes, “Hem sevdiğim işi yapıyorum, hem de üstüne para alıyorum” diyebilmeli: O işte çok para var diye değil, o işi yapanlar çabuk meşhur oluyor diye değil, o işe girerse hayatı kurtulur, garantisi olur diye değil; hep öyle bir işte çalışmak istediği için, ancak o işle mutlu olabildiği için.Yıllarca tiyatrocuların, sinemacıların katıldığı sohbet programlarını seyrettik. Ne de önemliydi yaptıkları iş. Sanki dünya onların meslekleri üzerinde duruyordu. Tiyatro sahnesinin, sinema setinin tozunu solumadan yaşamayı düşünemiyorlardı. Bir daha dünyaya gelseler yine tiyatrocu, yine sinemacı olurlardı. Söyledikleri doğru muydu? Mesleklerini kutsal sayan bir gelenekten geldikleri için kendilerini öyle konuşmak zorunda mı hissediyorlardı? Ya da bu sözlerin doğruluğuna kendilerini inandırmışlar mıydı? Belki de öyleydi.

Ama mesela neden bir overlokçu da böyle hissetmesin? Neden bir kuruyemişçi çıkıp, “Bir daha dünyaya gelsem, yine kuruyemişçi olurdum” demesin? Neden bir minibüs şoförü, “Egzoz kokusu olmadan yaşayamam” diye konuşmasın.Televizyon programlarını arayıp, “Ben emekli öğretmenim” diyen seyircilere sunucuların gayri ihtiyari “Aaa, ne güzel!” diye gülümsediklerini hatırlıyorum. O öğretmenin kendisine verilen müfredatı harfi harfine uygulayan bir “memur” mu; yoksa aklını, kalbini, duygularını doğru yönde kullanmayı, özgür düşünmeyi öğreten bir öğretmen mi olduğu önemli değildi. Öğretmenlik kutsaldı ve bir insandan sırf öğretmen olduğu için iftihar etmeliydik.Oysa insanların hayatlarını kolaylaştıran, suistimalden kaçınan, güleryüzlü herhangi bir memurun yaptığı iş; eline verilen kitaptan milim sapmayan, öğrencilerine soru sormayı, merak etmeyi öğretmeyen bir öğretmenden çok daha değerlidir.Adil olmayı hayatının gayesi edinmiş, bir karıncanın yaşama hakkını tüm meslek hayatına feda edebilecek bir hakimi; filmlerinde şiddeti olağan ve meşru gösteren bir yönetmene tercih ederim.İşinin hakkını veren bir kapıcı, bir çöpçü, mesleği sorulduğunda neden utansın, neden çekinsin? İnsanlara bu dünya neden yaşadığını unutturmaya çalışan oyuncunun, yazarın, yönetmenin kendini bir kapıcıdan, çöpçüden üstün görmesi için ne gibi bir sebebi var?Ben bu yazıyı yazarken nasıl mutlu oluyorsam, bunu basan matbaacının, onu dağıtan işçinin benimle aynı mutluluğu paylaşmaması için ne gibi bir gerekçe ileri sürülebilir?Ne iş yaptığının değil, o işi nasıl yaptığının önemli olduğu bir dünya hayal ediyorum.

Kredi kartı borcunu ödeyip, yeni taksitlere girmek için, marketten daha fazla alışveriş yapıp, akşam eve daha büyük poşetlerle dönmek için değil; hayallerinin mesleği olduğu çalışan insanlarla dolu bir dünya istiyorum.Annelerin-babaların çocuklarını, “Bu işte çok para var” diye yönlendirmedikleri; o çocukların bir gün gelip iş güç sahibi olduklarında, sabahları mutlu uyanıp, akşamları ertesi günkü işlerinin hayaliyle uykuya daldıkları bir dünya düşlüyorum.Mutluluk mesai saati bitiminde başlayıp, bir sonraki mesaiye kadar devam eden bir şey midir?“İş”te mutluluk için işte mutluluk!



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Sorumluluk

Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakınan bir prens vardı. Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü. Oğlunun bu haline hükümdar babası çok üzülüyordu.

Birgün hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Bunun için bilgeye bir hafta mühlet verdi. Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı.Yaşlı bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiç bir çözüm gelmedi. Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terketmeye karar verdi. Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terkederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti. Bundan cesaret alan küçük çoban yaşlı dostuna "Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de, ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum" dedi. Bilge de zevkle kabul etti.Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir halde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi. Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi. Bu amaçla uçurumun dibine indi Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı. Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı Ama bilge yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı, ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı. Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki, kendini bu işe o kadar verdi ki, başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terketmekte oluşunu unuttu. Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu. Şöyle düşündü:"Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye birşey söz konusu olamaz." Bu gerçek herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir. Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve hükümdarın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:"Hükümdarım, eğer oğlunuzun can sıkıntısıdan kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin. Can sıkıntısının, yaşamaktan şikayet etmenin ana sebebi başıboşluktur. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama azmi o derece artacaktır."Hastaneİleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine ciğerlerindeki suyun süzülmesi için oturmasına izin veriliyordu. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı. Genc aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiceklerin arasinda kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silüeti görünebiliyordu.Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile pencere kenarındaki adamın tasviriyle hayalinde canlandırabiliyordu. Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı. Uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı. Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti.

Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabilecegini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi:"Sanırım seni cesaretlendirmek istedi" dedi.

Kaynak: www.gencyaklasim.com

İhtimal…

"İnsanın ruhu yaptığı seçimlerle belirlenir." / Nietzsche

Herkese yetecek kadar ihtimali içinde barındırması, barındırabilmesi, bir ömür süren bir rüyaya çeviriyor hayatı…
Onu bir şekilde anlamlı ve güzel kılan birazda içinde taşıdığı ihtimallerin zenginliği değil mi?Bu büyük rüyanın içinde başka başka rüyalara dalmak, bir çok farklı ihtimalle yüz yüze gelmek…
Onlardan bazıları ile yüzleşmek…
Var edilmek yetiyor bu oyuna dahil olmak için…
Kimse size, “biletiniz var mı?” diye sormuyor…
Aklımıza geldiğinde mutlu olduğumuz, heyecanlandığımız, kimi zaman ürktüğümüz bir ihtimaller deryası…
Hepsi bizim için…
Hayatımızın bir yerinde usulca dokunuyoruz o ihtimallerden birine ve onu olabilirliği olan bir ihtimal olmaktan çıkarıp hayatımızın bir gerçeği haline getiriyoruz…
Her seçim, her tercih bir ihtimali ortadan kaldırırken yeni ihtimallere hayat veriyor…
‘Her tercih bir kaybediştir’ diyenler bir yerde haklı galiba. İhtimallerden birini seçtiğimizde o ihtimalle yan yana duran diğer ihtimalleri seçme şansımızı kaybediyoruz…
Diğer ihtimallerden birini seçtiğimizde neler olabileceğini hiçbir zaman öğrenemiyoruz böylece…
“Bir uçurumdan aşağı düşerken önüne tutunacak bir dal çıktığında o dala asla tutunma, bunu yaparsan hayatının sonuna kadar aşağıda seni neyin beklediğini merak edersin” diyen bir arkadaşım vardı bir zamanlar…
Neler yok ki bizi bekleyen ihtimaller arasında…Yüzlerce askerin farkına bile varmadan yanından geçtiği, üstünden atladığı mayına basmanız bir ihtimal mesela…
Anne olabilmek de bir ihtimal, baba olabilmek bir başka ihtimal…
Sevilmek de bir ihtimal…
Aniden sevmek… O da bir ihtimal…
“Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim” diyerek kendini avutmak da bir ihtimal…
Hayata bir yerinden tutunabilmek bir ihtimal…
Düşmek bir ihtimal…
Düştükten sonra kalkmak bir başka ihtimal…
Gitmek bir ihtimal…
Sonra aniden dönmek…
O da bir ihtimal…
Hayatından umut kesilen bir hastanın iyileşmesi bir ihtimal…
Hiç hasta değilken, hiç kimse ölmenizi beklemiyorken aniden ölmeniz, o da bir ihtimal…
Serin sular da yüzmek, ateşlere düşmek, gözyaşları ile yıkanmak, dua ile arınmak hepsi birer ihtimal…
Yeni dostlar edinmek de bir ihtimal…
Dostları birer birer kaybetmek bir başka ihtimal…
O eski şarkıda söylendiği gibi; “şarkılı bir masaldır yaşamak…
gökten yıldızlar çalmak…
bağlamak kanayan yarayı…
ağlamak doyasıya…”

Boş Kâğıt Vermek

Kâğıtla tuhaf bir ilişkimiz vardır; en bilgemizden, en cahilimize kadar. Herkesin okuyacağı bir şey vardır onun üzerinde; ama kısa, ama uzun. Teknolojiyle ilgisi yoktur bunun, boğazına kadar dijital hayata batmış olanlar bile kurtaramaz kendini kâğıdın sözünden.Doğum için de, ölüm için de birer kâğıt alırız mesela, yetkili bir makamdan. Devlete bağlılığımız cebimizde taşıdığımız nüfus cüzdanında kayıtlıdır, nam-ı diğer kafa kâğıdında. Bir kayıt da devlette vardır, adı “kütük” olsa da, malzemesi kâğıttandır.

Sadece roman sayfalarında yaşayan kahramanlar olduğu gibi, sadece devletin kâğıdında yaşayan “vatandaş”lar da vardır; yok sayılan ya da bir ömrü yaşamıyor gibi yaşayan…Evlenirken “cüzdan” verirler, ama o da sayfa sayfa “kâğıt”tır. Ve yine kâğıttır, boşanma ilamınız. Oysa geçen yıllara baktığımız zaman, duyguların bir kâğıda dökülmesiyle başladığını anlarız her şeyin. Bazen kapıya asılan bir notla bitirildiği gibi.Kimi zaman muhtardan almak için uğraşırız, kimi zaman bir bakandan. Bazen resmî dairenin resmî camına asarlar, bazen özel şirketin gazete ilanında duyururlar: Başvuru için gerekli belgeler diye... Ve belge dedikleri her şey birer kâğıda işlenmiştir. Senin işin kâğıt toplamaktır, işine gelirse.Gazete de ona basılır, sigaranın sarıldığı malzeme de odur; türleri farklı farklı olsa da. Bazen kitabın hangi sayfasında kaldığımızı hatırlamak için kullanırız, bazen sallanan masayı dengelemekte.Öyle çok girdi ki artık hayatımıza, peçeteden havluya her şey kâğıtlaştı.Yüzünüzü sildiğiniz havlu da bir kâğıt, bu harflerin üzerinde bulunduğu zemin de. Kuruyemişçinin 1 liralık çekirdeği dolduracağı “kese” bir kâğıt olduğu gibi, marketin kestiği fiş de, bankanın gönderdiği kredi kartı ekstresi de birer kâğıt.Aşk mektubu da bir kâğıda yazılır, intihar mektubu da. İdam kararıyla kırılan kalemin ardından imzalanan gerekçeli karar metni de bir kâğıtta kayıt altına tutulur.Yazılı sınavda kâğıda yazıp, sözlüde dile getirdiğimiz cevapların karşılığı olan notlar da kâğıda yazılır, adına karne denilen.Adına diploma denilen kâğıt için çalışıp dururuz yıllarca. Sonra onu iliştiririz, CV denilen özgeçmişimiz yazılı kâğıdın da içinde bulunduğu dosyaya.O diplomayı alana kadar kaç kâğıt doldurmuşuzdur.

Kaç kâğıdı boş verip ya da boşverip günlerce asık bir suratla dolaşmışızdır. Aldığımız notların yazılı olduğu kâğıtları görmek için ne kadar heyecanlanmışızdır. Kötü notlardan sonra kaç kâğıdı buruşturup çöpe atmış, iyi notlardan sonra neşe içinde kaç çizgi film kahramanı çizerek gülümsemişizdir.Şiir de yazmışızdır, kimseye göstermediğimiz defterlerimize ya da o an elimize geçen herhangi bir kâğıda.Kimileri için hepsi boştur. Hayatta tek önemli kâğıt, paradır. Hayatını o kâğıt parçasıyla harcarken, hayatının anlamını anlatan, ona Yaratıcısı’ndan gelen mektubu hiç açmadan tamamlar ömrünü.Ömrünün sonunda açılır o mektup ve o en değerli kâğıdın üstündeki harfler onun affı için okunur. Ne var ki, meftanın kâğıdı -hayır namına- bomboştur.


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Kayıp Bir Dünya…

“Hayatın anlamı, hayatın hiçbir anlamının olmadığını söylemenin anlamının olmamasıdır.”Niels Bohr

Bazen, ‘İnsan hayata, onun içindeki herhangi bir duruma ilişkin kesin bir ‘doğru’ belirleyebilir mi?’ diye sorarım kendime. Hayata dair kesin doğrular belirleyebilmeniz için hayatın tüm işleyişini anlamanız gerekir nihayetinde.Hayatın bütününü idrak edebilmeniz, ayrıca o bütün içindeki parçaların birbirleri ile olan ilişkilerini de bilmeniz gerekir.Felsefe derslerinde bilgi felsefesi konusu işlenirken öğrencilere bazı sorular yöneltilir. ‘İnsan neyi, nasıl bilebilir?’ türünden sorulardır bunlar.Sonra bir örnek verilir. ‘Şu an neredeyiz?’ diye sorulur mesela.Cevap basittir;‘Sınıftayız.’Sınıf ise okulun içindedir. Okul bir yerleşim biriminde, yerleşim birimi bir kentte, kent bir ülkede, ülke ise dünya da bir yerdedir. Dünya ise Samanyolu galaksisinin içinde ufak bir nokta gibidir.

Galaksiler birleşerek daha büyük bir galaksiyi oluştururlar.Bilim adamlarına göre yüz milyar civarında galaksi mevcut.Yüz milyar galaksi?Bir insan her saniye bir rakam söylemek şartıyla bir rakamından itibaren saymaya başlasa ve hiç durmasa bir yılın sonunda ne kadar rakam sayabilir?Zahmet etmeyin hesaplamak için. Yapılan hesaplara göre üç yüz yatmış beş gün altı saat bittiğinde 31 milyon 557 bin 600’e kadar sayabiliyor. Bu insan yüz yıl yaşasa üç milyar yüz elli beş milyon yedi yüz atmış bin’e kadar sayabiliyor(muş).Yüz milyara daha çok var değil mi?Bu arada yemeyecek, içmeyecek, esnemeyecek, uyumayacak. Bu örneklerden sonra öğrencilere dönülür ve şöyle denilir;‘Aslında bizler kaybolduk arkadaşlar’.‘Nasıl yani?’Şöyle izah edelim;Şu an bu dersi bazı uydu sistemleri sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara izletebilirler.Hem de canlı olarak. Coğrafi koordinatlar sayesinde bu yapılabilir. Çünkü elimizde koordinatlara bölünebilen dünya diye bir bütün var. O bütünün içinde bir yer bu sınıfta.Bazı filmlerde görmüşsünüzdür, bir oda da oturan bir insan kendisinden binlerce kilometre uzaklıktaki dünyanın herhangi bir yerinde o an seyir halinde olan bir aracın plakasını okuyabilir. Uydu sistemleri sayesin birkaç bilgisayar tuşuna basarak bunu yapması mümkün.Peki dünyanın tam olarak nerede olduğunu nasıl bilebiliriz? Ya da bilebilir miyiz?Bilebilmemiz için bütünü görebilmemiz gerekir.

Yani o bütünün neresinde olduğumuzu ancak bütünü bildiğimiz de bilebiliriz değil mi? Aslında şu an dünya üzerinde yaşayan altı milyara yakın insan evren ölçeğinde düşünüldüğünde -biraz ironik olacak ama- kaybolmuş durumda.Nerede olduğumuzu, dünyanın nereye gittiğini bize kim söyleyebilir?Tüm bunları dışardan gören Bir’i dışında kim yapabilir ki bunu?


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Aslında Yoktular

Biz doğduğumuzda her şeyin bir ‘sahibi’ vardı bu ülkede.Denizlerin, kumsalların, beş yıldızlı otellerin, hiç yıldızı olmayan evlerin, adına meclis denilen binaların, üniversitelerin. Her şey kontrol altındaydı ve öyle kalmalıydı.Gözlerimize değen dağların, uçurumların, inancın, inançsızlığın ve dahi insana ait ne varsa her şeyin birileri tarafından değişik şekillerde de olsa sahiplenildiği bir ülkede büyüdük bizler. Bizler sadece doğmuştuk ve büyürken her şeyi, o her şeyin ‘sahipleri’ gibi algılamamız istendi bizden.Biz doğduğumuzda her şeyin fiyatı etiketlerde yazıyordu.

Her şey önceden belirlenmişti sanki; kazanacak olanlar, kaybedecekler, hile yapacak olanlar, doğrular, yanlışlar. Ve bizler büyürken bir türlü hayatın ‘ne’ olduğunu soramadık her şeye isim verenlerden.Okullarda hayatın ne olduğundan çok nasıl olması gerektiğini öğrenmeye başladığımızda artık ‘ne’, ’neden’, ’sizlerde kimsiniz’ türünden sorular kalmamıştı ortada. Siyah önlüklerimizi, silgiyi, kalemi, resimli kitaplarımızı, boş derslerde oynadığımız tek kale futbol maçlarını sevdiren şeyin ‘çocuk olmak’ olduğunu bilemezdik; tabi her şeyin bir sahibi olduğunu da.Bize ait sanıyorduk o sınıfları, kitapları, kitapların içinde yazılanları. Oysa çoğu sahip olmak adına orada idi.Sahiplenile sahiplenile büyüdük. Yıllar içinde o kadar çok sahibimiz oldu ki. Hiçbir şeye sahip olamamak sanki ‘hiç’ olmak gibi bir şeydi artık ve bizleri daha küçük birer çocukken hiç olmakla korkuttular.Sonra bir gün, bir şair ‘ne kadınlar sevdim aslında yoktular’ dedi.Artık eskiyen bir günün içinde kaldığı için mi bilinmez o tek cümleyi de çok az kişi sahiplendi; Ne’yi, kadınları, sevmeyi ve yok’u. Çünkü sahiplenecek korunacak, kollanacak, uğrunda ölünecek daha büyük(!) şeyler vardı.Uğrunda birilerini öldürebilecekleri, savaşacakları bir şeyleri sahiplenmeyi o şeyler tarafından sahiplenilmeyi hep sevdi bu ülkenin çocukları. Çünkü bir çoğu sahiplenile sahiplenile, sonuca giden en kestirme yolun sahip olmaktan, tahakküm altına almaktan, kimi zaman yok etmekten geçtiğine inandırılmıştı. Şiddeti sevmemiz, kadınlarımızı dövmemiz, birbirimizle bağırarak konuşmamız birazda bu yüzdendi.Ait olmak ve sahiplenmek arasında tuhaf bir ilişki vardı ve çoğu zaman hangisinin hangisinden beslendiğini anlamak mümkün olmuyordu. Öldürmeyi çok kişi sahiplenirken ölümün kendisine çok az kişi talip oldu.

Çünkü ölüm ‘yok’ gibiydi. Kontol edilemezdi bu yüzden sahiplenmesi zordu.Mazlumu da kimse sahiplenmedi çünkü bir fiyat yazmıyordu üzerinde. Ama korkutmayı sahiplenen o kadar çok kişi vardı ki. Babalar çocuklarını, öğretmenler öğrencilerini, amirler memurlarını, memurlar başka memurları korkutuyordu.Sahiplendiğiniz inançlarınız, ilkeleriniz hayatı daha aydınlık, daha çekilir, daha insansı hale getirebiliyor mu? Ya sizler kocaman bir hiçseniz? Ya sırf sahip olmak adına sahiplendiğiniz için her şey yani sevgi, sevgili, inanç, ülke, denizin maviliği sahipsiz kaldıysa? diye sorular sormaktan çekindik hep.Bir başka şair o şiire bir gün;‘Ne ülkeler, ne adamlar, ne kitaplar, ne doğrular gördüm aslında yoktular’ diye bir ekleme yapacak. İşte o zaman yeniden yazılacak, bu ülkede büyüyen çocukların tarihi.


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Hayal

Nihayet gecenin içerisindeyim... Gördüklerimin, yalnızca görmek istediklerimden ibaret olduğu bir vakitteyim...Geceyi seviyorum. Artık mecbur kalmıyorum günün karmaşasını ve kirliliğini görmeye. Aklımı meşgul etmiyor insanların sahteliği, yalanın kara deliği... Gece örtüyor her şeyi...Şimdi, kendimle başbaşayım, hayallerimin derin sularına şöyle bir dalayım...Bu güzel hayal gezimde sizi de yanıma alayım...Zümrüt gibi yemyeşil çimenlerin ortasındayım, bir dağın tepesine yerleştirilmiş cennet misal bir güzelliğinin kucağındayım...Şu sarı, mor, mavi çiçeklere bakın. Zümrüt yeşili bir kaftanın üzerine işlenmiş rengarenk değerli taşları andırıyorlar..Güneş yeni doğuyor, çiçeklerin üzerlerinde geceden kalma çiy damlaları nasıl da güzel parlıyor... Şu sesi dinleyin... Bir pınardan fışkıran suyun güçlü akışı ne kadar güzel duyuluyor. Ne duru bir su ve de derin... Yoğun akışı aşındırıyor iki yanındaki taşları. Bir Sanatkâr harikası buz gibi akan bu pınarın başı...Hafiften esen rüzgâr yalıyor yüzümüzü, ellerimizi... Burnumuza getirdiği kır çiçeklerinin enfes kokuları mest ediyor hepimizi...Yükselen güneşin parlak sarı ışıkları daha bir canlandırıyor, bu güzel tabiatı... Yavaş yavaş buharlaştırıyor gecenin çimenler üzerinde bıraktığı ıslaklığı.. Kırlangıçların neşe veren cıvıltıları, kanatları her renkle sanatkârane işlenmiş kelebeklerin mesut raksları... Buram buram hayat kokan bu harikuladelik büyülemiyor mu tüm duyularımızı? Bulunduğumuz tepenin eteklerinde küçücük bir köy kurulmuş. İnsanlar, sabahın bu ilk ışıklarıyla dışarıya doluşmuş. Hayatlarından memnun bu köylüler, neşeyle iş ve güçlerindeler... Cennet misal bu manzarayla iç içe yaşadıkları için şanslı olduklarını herhalde bilirler...Ya biz...Geleceğimizle ilgili bitmez tükenmez endişelerimizle, telaş içerisinde yaşadığımız bu kasvetli şehirlerin kirliliğinde nefes almaya çalışırken, bilir miyiz değerini kirletilmemiş, saf tabiatın... Hiç aklımıza gelir mi, çimenler arasında bir süre de olsa hissetmek tadını yaşamanın?..Kimilerimiz zaten köklerini doğadan koparmak mümkün olmayan yaşamın tadını bilenlerden, kimilerimiz böyle bir şanstan mahrum ve bunu hiçbir zaman yaşayamayacak olan talihsizlerden, kimilerimiz de benim gibi doğayla bağları ne kadar kuvvetli olsa da şehir hayatının karmaşasında bitmez tükenmez kaygılarıyla boğuşan; ama kendini dinlendirmek için işte böyle arada bir, geceleri hayal gemisiyle duru tabiatın temiz sularına açılan insanlardanız...Yine karanlık odamdayım...Yine hafızama uçuştu derslerim ve sınav notlarım... Ama şimdi çok rahatım. Hayal gücümün yardımıyla zinde ve ayaktayım. Hayatın yorgunluğundan kaçıp sığınabileceğim, enerjimi toplayabileceğim hayal de olsa eşsiz bir coğrafyam var çünkü...Siz de hayal kurun, mutlu olacaksınız...

Kaynak: www.gencyaklasim.com

Üşenmedim, Yazdım

Tembeller ve Üşengeçler Derneği’nin sevgili üyeleri hoş geldiniz.Gerçi zaten buradaydınız. Nasıl olsa aynı sitede oturuyoruz. Bari balkon sefamızı genel kurul toplantısına dönüştürelim fikri iyi oldu. Yoksa üşendiğimizden 10 yıldır yapamadığımız toplantıyı bir 10 yılda daha yapamazdık. Kurdurduğumuz ses sistemi sayesinde bağırma zahmetinden de kurtulduk. Horlar gibi konuştuğum için kusura bakmayın. 2 saattir gözüme uyku girmiyor da…Sevgili tembel dostlarım. Ara sıra başınızı çevirip bana bakma zahmetine katlandığınız için hepinize müteşekkirim. Hep sol tarafıma yatmaktan yoruldum, biraz da sağıma dönüp konuşmama öyle devam edeceğim.

Ben mikrofonumu ayarlarken siz de biraz dinlenin e mi?…Bir saat olmuş. Ne mutlu bana hâlâ buradasınız.Gönül isterdi ki, bu toplantıyı daha önce yapalım. Ama Gönül istediği için yapsak adımız kılıbığa çıkar. Ha ha ha. Üşenmedim, sizin için espri bile yaptım. Hem tembelim, hem komik. Ne kadar yorucu.“Yata yata karpuz büyür” pankartı asan Canı Tezler Derneği’nin sevgili üyesi. Lütfen indir o pankartı. “Gelirsem…” diye başlayan bir cümle kurmak isterdim, ama hiç halim yok. Amaaan kim yerinden kalkacak da, aşağıya inecek de.. Öffff…Şimdi size faaliyet raporunu okuyacağım:* Üyelerimizin daha iyi dinlenebilmesi için puf yastık siparişi verildi. Telefonla verilen sipariş kapıya kadar geldiği halde, bir Allah’ın kulu ayağını uzatıp otomatiğe basmadığı için adamcağız zili çalıp çalıp gitti. Böylece güzelim yastıklardan mahrum kaldık.* Uyandırmayan alarm projesi için yapılan teklifler değerlendirilecekti. Ama bu kadar uzun teklifleri okumak zaman alıyor. Özet çıkarmak için bir şirketle anlaşacaktık. Ancak iki sayfalık sözleşme metni, tekliflerin toplamından fazla olduğu için vazgeçtik. Fakat üşendiğimizden arayıp vazgeçtiğimizi de söyleyemedik. Belki onlar aramışlardır. Çünkü geçenlerde telefon uzun uzun çaldı. Sesle cevap verme sistemi hizmete geçmediği için yattığımız yerden alo demenin bir faydası olmadığını üzülerek gördük. * Dinlenme servisimiz faaliyette. Evinde ya da işinde tembellik yapamayanlar için örümcek ağlarıyla bezeli güzel bir odamız var. Yerde betonun üzerine yatmaya dünden razı üyelerimiz gelip burada dinleniyorlar.Uyku sorunu olanlar için masal servisi başlatacaktık.

Ancak derneğimize gelenlerin kapıdan girer girmez uyuklamaya başladığını gördükten sonra vazgeçtik. Amaaan, zaten kim uğraşacaktı?….Sevgili tembeller biraz önce mikrofon düşmüştü. 1 saat boyunca genel kurul toplantı salonumuz olan balkonlardan ayrılmadığınız için teşekkürler. Ben biraz kestireceğim. 10 yıl sonra görüşmek üzere. Hepinize iyi uykular.


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Hangimiz?

“Hayatın yükü altında ezilmeyelim. Merhametsiz düşmanlarımıza, nankör dostlarımıza fikrî melekelerimizi ezmiş olmak zaferini tattırmayalım.” (Mme de Stael)

Hangi dala tutunarak kuvvetle ayakta durabiliyoruz ki, hiç sıkılmaksızın. Ve tutunduğumuz dalları kırmadan. Her attığımızda adımlarımızı kaç kere titretiyor arşınladığımız yollar yüreklerimizi. Yanıbaşımızdakileri özleme gafletine hangimiz hiç düşmedik? Bilinen bir nakarat gibi yaşadığımız yanlış tecrübelerimizi tekerrür etmekten hangimiz uzak tutabiliyoruz ki kendimizi? Kalabalık yaşantımızda kaç kişiye hiç yalansız, tam bir sadakatle sarılabiliyor, sığınabiliyoruz ki güvenerek verdiğimiz güvenle? Kaç kişinin hayatı hiç ayağımıza dolanmayana hatalardan tamamıyla arınmış ki? Sır gibi içimizde sakladığımız öfkelere hangimiz hiç yenilmedik ki? Hangimizin susuşları gevezelik addedilerek dilden dile dolaştı? Hangimizin konuşması anlam kazanarak düğümlenen gönüllerin bağını çözdü? Hangimiz doğru bildiklerini hiç korkmadan, kaybedeceklerine hiç aldırmadan, elindekileri yitirmek uğruna samimiyetle telaffuz etti, cümleleri tüm yüreğiyle yüksek bir sadayla?Kaç kez sıkıntıya düşmeden, yükler belimizi, nefsimizi bükmeden bükerek dizimizi O’na duayı şiar edindik? Hangimiz heveslerimize kurban ettiğimiz ömrümüzün enkazı altında kalmadık ki? Hangimiz gülmekten katılırken “Çok gülen çok ağlar” lafzıyla zehir etmedik o demi ve birazcık hak ettiğimiz güzellikleri kendimize çok görmedik ki? Hangimiz kalem ve kelam burcunda işlerken noksaniyetimizi, ezildik, bilemediklerimizin idrakinde?

Hangi duygunun sahih ışıltılarında mesafeler kat ediyoruz? Hangi dostun sıcacık tebessümüyle arınıyor, istemek duygusundan uzak ellerimizi uzatıyoruz ki? Hangimize parmaklar susmamız için uzanırken dilimiz uzanıyor parmaklara haykırışımızın hakikatini ispat edercesine? Hangimiz bu Hak yola “başımız feda olsun” diyecek kadar özümsedik dâvâmızı? Salgın bulaşıcı bir hastalık gibi yayılırken düşkünlük, umutsuzluk, kirlilik hangimiz uyuşmadık? Devekuşu gibi başımızı kumlara bir an dahi hangimiz hiç sokmadık ki? “Kopması mümkün olmayan kulp”lara tutunup da elimizin kopmasına dayanabilecek derecede sağlam yapışabildik?Tutunamayanlar zümresine hangimiz katılma riskine hiç kapılmadık? Hangimizin kalbi hayat buldu da yüzünü çevirebildi dünyadan? Hangimiz methe layık olana medh ü sena edebildi layıkıyla? Hangimiz kendimizi hesaba çekebilme fırsatını yakaladı başkalarını hesaba çekmekten kendini sakındırıp?Hangimiz yersiz korkularımızın tuzağına düşmekten muhafaza edebildik yüreğimizi? Hangimiz öylesine değil de ölesiye sahiplendik sevdiklerimizi? “Zaman ne çabuk geçiyor Mona” mısralarını sindirene kadar ifade edip hayıflanırken, hangimiz geçirdiğimiz zamanın farkına varabildik, kelimelerde boğulmadan? Varoluşumuzun gayesini ifade eden değerlere hangimiz sahip çıkabilme cehdine girdik? Ve hangimiz?..Oysa bir yangının külleri ortasında duramaz sağlıklı bir imana kavuşmadıkça insan dirayetli bir vaziyette. Önce temizlemeli, temize çıkarmadan noksaniyetini… Ve değerleriyle tezyin edilmiş cevapları olmalı “hangimiz”li suallerin mukabilinde yüreğinde… Ve sığınabilmeli gönlü huzur içinde ıslah edilmek üzere Sahib-i Hakikisine…



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Bir Başka Yalnızlık

Çoğu zaman yalnızları yaşıyoruz. Kalabalıkların içindeki yalnızlıklar misali. Büyük şehirlerdeki insan kalabalıklarının birbirine yabancılaşması değil aslında benim tam olarak söylemeye çalıştığım şey. İnsan kalabalıklarının nereye doğru sürüklendiğinin farkında olamayışı gibi bir şey. Dışarıdaki kesrette, karmaşa ve kalabalıkta boğulmak da az ürkütücü değil gerçi fakat asıl ürkütücü olan insanın içindeki kesrette, karmaşa ve kalabalıkta boğulması, kaybolması ve yalnız kalması…Aslına bakarsanız; dışarıda boğulmak da acı ve modern çağın getirdiği bir başka açmaz, bir başka gerçek. Düşünün duraklarda, hastanelerde, apartmanlarda insanlar yan yana ve iç içe. Fakat birbirine ne kadar yakın, bir birinden ne kadar uzak. Her insan kendi içinde yalnız.

Hemen hemen herkes kendi işinde gücünde. Hemen hemen herkesin kendi içinde hayalleri ve umutları var. Geleceğe dair herkes beklentilerle dolu. Hep erteliyoruz gerçekte bugün yaşamamız gereken güzellikleri ve hep erteletiliyoruz. Hepimiz birbirimizi erteliyoruz. “Hele bir şunu da atlatalım da…”, “Daha güzel günler için…”, “Daha güzel günlerde yaşamak daha rahat etmek için...” Sevdiğimiz için, sevdiklerimiz için, çocuklarımız için. Ve bir şey için daha… belki de çoğu zaman farkında olmadan otomatiğe bağladığımız birisi için; kendimiz için, kendimiz…Bütün bu ertelemeler aslında sevdiklerimizin hayatını ertelemenin de ötesinde birinci derecede kendi hayatımızı erteliyor. Gelecekteki vehimden ibaret bir hayatta yaşamak sevdası, hayatımızı yaşamaktan men eden bir hastalık haline geliyor. Günümüzü ve anımızı yaşayamıyoruz. Günümüzü ve anımızı sürekli ıskalıyoruz. Belki de biz aslında yaşadığımızı zanneden manevî ölülere dönüyoruz. Rabbimizin bize lütfettiği güzellikleri görmezden geliyoruz. Bir gülün bize gülümseyen güzelliğindeki Rabbin “Cemal”ini göremiyoruz. Bizlere sunulan o şefkatli ve merhametli elin sıcaklığını içimizde hissedemiyoruz. Ruhumuzu okşayan o tatlı, çeşit çeşit Rabbanî sesleri duyamıyoruz. Kuş cıvıltılarını, rüzgarın çaldığı meltem şarkılarını, hayatın içindeki kahramanların bize okuduğu o mucizevi kudret harikası sayfaları… Bir elma ağacının, çamurun içindeki dağınık ve karışık elementlerden süzüp çıkardığı ve fabrikasında işlediği o akıl almaz mucizelerden birisi olan elma nimetini tezgahında dokutturduğunu unutuyoruz Rabb-i Rahimimizin. Sonra azametiyle semanın yüzüne çaktığı dünyamızdan yaklaşık bir milyon üç yüz bin kez büyük olan güneşin ateşiyle pişirdiğini ve o elmayı, kainattaki her şeyi bir gökkuşağı güzelliğinde boyadığı gibi, tatlı ve alımlı renklerle boyadığını hep ama hep kaçırıyoruz. Çünkü geleceğin vehimleriyle kendi kendimize ördüğümüz küçücük hücrelerde, sıkıcı zindanlarda yaşıyoruz. Kendi ellerimizle örüyoruz duvarlarımızı. Zifiri karanlıklarda yaşatmak için kendimizi, nurlu ve ulvî alemlere pencereler açmıyoruz hırslarımız yüzünden. İhtiraslarımız bize yer bırakmıyor. Hayatın, anın ve günün içinde pencereler bulamıyoruz nefes alabileceğimiz.

Teneffüs ederek seyredebileceğimiz menfezler açamıyoruz hayatta. Hayatın kıyısında bir parça dinlenecek, kendi kendimizi dinleyecek, kendi kendimizle tanışacak ve kendi kendimizi tanıyıp, keşfedecek kadar vakit bulamadığımızda ise, kelimenin tam anlamıyla kendi kendimize yabancılaşıyoruz. Çocuklarımıza, anne ve babamıza, eşimize, komşumuza velhasıl tüm sevdiklerimize… Dolayısıyla da birbirimize… İşte tam da burada çokluktaki birliği, birlikteki çokluğu göremediğimiz için önce kendimize sonra da bizim dışımızdakilere yabancılaşırken aslında yalnızlığın Rabb-i Rahim’den uzaklaşma sonucundaki bir başka şeklini yaşıyoruz. Bir ömür boyu içimizdeki anlam veremediğimiz o meşhur “huzursuzluk” ise, son nefese kadar yaşanan “acı bir yalnızlığın” tercümesi demek oluyor. Sevdiğimiz birine selam verirken içten gelmiyor selamımız. Çünkü zihnimiz meşgul, gönlümüz meşgul, hayallerimiz meşgul. Meşgulüz, evet evet “meşgulüz”. “Bu gün git, yarın gel” diyen suratı asık memurlar gibi, ruhumuz ve kalbimiz asık sevdiklerimize. Meşgulüz, hem de pek çoğumuz. Gelecekteki, gelmemiş ve geleceği de şüpheli hayallerle meşgulüz. Kendi kendimizi kilitliyoruz dolayısıyla. Neye mi? Anın ve günün içindeki her güzel şeyin ötesindeki meçhul ve mevhum bir zamana. Dolayısıyla da şimdiki zamanda değil, elimize geçeceği meçhul bir zamanda yaşıyoruz. Hayal etmeyecek miyiz? Geleceğe dair planlar yapmayacak mıyız? Elbette. Fakat bu hayaller ve planlar günümüzü ve günlerimizi silikleştirmemeli. Bizi melankolikleştirmemeli, mekanikleştirmemeli. Etrafımızdakilere ve sevdiklerimize karşı duyarsızlaştırmamalı. Yani hayallerimizle yaşarken, “hayattan” ve “hayatın bize ikram ettiği güzelliklerden kopmadan” yaşayabilme becerisinden söz ediyorum. Evet “hayallerimizle yaşamak” ile “hayallerimizde yaşamak” çok farklı şeyler. “Hayallerimizle yaşamak”, hayattan bağımızı kopardığımızda, “hayallerimizde yaşamak” gibi farkında olmadan bir parça şizofren bir hastalığa düçar ediyor bizleri. İşte tam da burada, yalnızlık dediğimiz şey oldukça belirginleşiyor ve bencillik dediğimiz kavramla buluşuyor hem de bunu sevdiklerimiz adına yaptığımızı iddia etmemize rağmen… Fakat benim bu yazıda “yalnızlık” deyince asıl söylemek istediğim şey hayatımızdaki güzelliklerden, bize verilen nimetlerden koptuğumuzda yaşadığımız nasipsizlik. Asıl acı olanı da bu bence. Zira her bir gün bize verilmiş bir hediye ise bize verilen o günden ne kadar rızıklanıyoruz?.. Bence Rabbimizin verdiği nimetlerde “Rabbimizi ne kadar hatırlıyorsak”, “o kadar rızıklanıyoruz o günden” ve Rabbimizi, Sultanımızı hatırladıkça yalnızlığın en büyüğünden kurtuluyoruz. En büyüğünden. Kalabalıkların arasındaki yalnızlıkların da dehşetlisinden; içimizdeki kesrette boğulmaktan…

Damlada ve zerrede boğulmaktan kurtuluyoruz. Kendi yalnızlığımızda boğulmaktan kurtuluyoruz. Kainatta Rabbini anan, onu hiç unutmayan ve her daim hatırlayan zengin bir kainatın rengarenk mahlukatıyla tanışıyoruz ve rabbimizi onlarla beraber yani hayatımızdaki her bir şey ile hatırladıkça, andıkça tüm mahlukatla kardeş oluyoruz. Ve yalnızlığın en ürkütücü ve en korkunç olanından kurtuluyoruz; Rabbimizi unutmaktan… Böylece hayatın kıyısında daha bir soluklandığımızı hissediyoruz. “Dur bir hele ey gönlüm nereye, dur bir hele, soluklan!” diyen bahtiyar ruhlara “aramıza hoş geldiniz” diyoruz. Hayatın kıyısında zaman zaman soluklandıkça, hayatı daha anlamlı soluklayabileceğimizi düşünüyorum. Bazen durmalı insan. Yarı yolda çatlayan atlardan olmamak için bazen soluklanmalı ve dinlenmeli. Nerde olduğunu anlamak için bazen etrafına bakmalı. Başkalarını dinlerken, başkaları adına yaşadığını iddia ederken bazen de kendini dinlemeli insan. Kendi içinden geçenleri okuyabilmeli. Kendi kendisiyle dostluklar kurmalı. Kendi kendisini ısındırmalı hayata, güne ve anlara. Yaşadığını zannetmemeli insan, yaşamalı… Hayatı, iliklerinde hissetmeli. Rabb-i Rahim’in “Hayy” ismine mazhar olduğunu unutmamalı. Aldığı nefesleri, onu hatırlayarak aldıkça “yaşadığını”, verdiği nefesleri de ona yaklaştığını unutmadıkça “hayatına hayat katacağını” bilmeli insan.Hayat güzel, hayatı güzelliklerle dolu bir rahmet perdesine saran sultan en güzel. Evet sevgili dostlar, eğer biz de güzelleşmek istersek hayatı onunla tanıyalım. Onu, hayatımızın kalın duvarlarına açacağımız geniş ve ferah pencerelerden bakarak tanıyalım. Çünkü hayat ancak onunla güzel ve yalnızlığın bütün çeşitlerinden Onunla kurtulabiliriz ancak. Yalnızlıkların kalın duvarlarına hapsetmeyelim benliğimizi gönüllü mahkumlar olarak…



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Hayatı Unutma

Manuel yoğun bakımdayken, doktorlar arasında hummalı bir tartışma vardı. Bir kısım doktorların söyledikleri aklın sınırlarını zorluyordu:“Adam manuel yaşam formunda hayatını sürdürüyor.”Ama bu mümkün değil, manuel yaşam formu sadece olayları tersten değerlendirerek tıbbî sorunları çözmeyi amaçlayan bir kısım tıp filozofunun akıl yürütme tekniği. Böyle bir şeyin mümkün olduğunu o filozoflar bile iddia etmiyor.”“Aksini de iddia etmiyorlar.”Bir başka doktor araya girdi:“Siz neden bahsediyorsunuz? Yani bu adam, ancak kendisi irade gösterince mi yaşıyor?”İtirazcı doktor alaycı bir gülümsemeyle:“Yani Manuel ismindeki bu hasta, bir manuel hastası. Düşünebiliyor musunuz?”İçeride tartışma saatlerce sürebilirdi. Peki dışarıda bekleyen hasta yakınlarına ne söylenecekti?


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Hamal

Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğu kimse ki aynı yüke talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu... Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol...Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzubahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı.

Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...Diyordum ki içimden “Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..” Nitekim, çok geçmeden dedi ki: “Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...”“Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..” Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini “Sen de dinlen hadi” dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... “Yükünü indirip sen de dinlen”, demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım... Sonra yine durdu. Bana da “dinlenmemi” söyledi yine, ama dinlenmedim. Yarım saat sonra “dinlenelim mi” diye sordu, aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...

Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; “Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.” Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. “Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...”Halbuki bir yükü “taşımak” bizim işimiz, “altında ezilmek” değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Bir Hediye

Bir genç üniversiteyi bitirmek üzereydi. Aylardan beri hoşuna giden ve çok istediği bir araba vardı. Bunu babasına duyurdu. Hayatında en çok istediği şeyin bu olduğunu da söyledi. Babasının bu arabayı alacak gücü vardı. Genç adam, okulun biteceğine yakın bir dönemde, arabayı aldığına dair babasından bazı sinyaller bekler. Ve sonunda diploma alma günü gelmiş çatmıştır. Babası ona onu ne kadar çok sevdiğini söyler. Ardından oğluna bir hediye paketi verir. Meraklı ve az hüzünlü bir şekilde genç adam paketi ve içinde deri kaplı bir KUR’AN-I KERİM bulur. Kızgın bir şekilde babasına bağırır: “Bu kadar paran var ve sen bana KUR’AN-I KERİM veriyorsun.”

Çocuk kitabı bırakır ve evden koşarak kaçar.

Aradan yıllar geçer ve genç adam çok başarılı bir iş adamı olmuştur. Her istediğine kavuşmuş biridir. Çok güzel bir evi ve sevgi dolu bir ailesi vardır. Ama bir dönem sonra kendi kendine, babasının çok yaşlandığını ve onu görmeye gitmesi gerektiğini düşünür. O evden çıktığı günden beri, babasını hiç görmemiştir. Babasına gidene kadar işlerini halletmeye çalışır.
Ancak, kendisine bir telgraf gelir. Telgrafta babasının öldüğü ve onun babasının tek varisi olduğu yazılıdır. Onun için oraya gitmesi gerektiğini ifade edilmiştir. Vefat eden babasının evine geldiğinde kendisini üzüntülü ve suçlu hisseder. Sonra, babasının bütün kâğıtlarına bakarken, birden gözüne o Kur’an-ı Kerim çarpar. Kur’an-ı Kerim, kendisinin evden kaçarak çıktığı zaman bıraktığı yerdedir. Kur’an o dönemden beri hiç yerinden alınmamış şekilde durmaktadır. Gözlerinden yaş gelerek Kur’an-ı açar ve içinden okumaya başlar. Sözleri okurken, içinden bir zarf çıkar. Zarfın içinde ise, bir anahtar vardır. Anahtarın ucunda da bir anahtarlık takılıdır. Onun üzerinde de bir yazı görülmektedir. Yazıda araba garajının ismi vardır ve o araba garajında da beğendiği araba durmaktadır. Diğer yazıda da diploma töreninin günü ve bir kelime daha:
“Parası tamamen ödenmiştir.”



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Yanmak...

Yüzyılın son yangınında yandı gönlümün güzel gülleri. Yalancı dünyanın yalanlarıyla, bu yalanlara gönüllü, gönülsüz katıldıkça harap bir ülkeye döndü kalbimin her köşesi. Sevginin tomurcuklandığı dallar şimdi kurumuş, içim darmadağınık terkeldilmiş bir ev gibi. Biri gelip çalsın diye gönül kapısını her seher duadayım. Yalvarmaktayım nefesi kesilmiş ciğerimle, artık dostlarımdan dua dilenmekteyim… Dilenmekteyim çünkü fakirleşti yüreğim, dilenmekteyim çünkü dostlardan dua dilenmenin utanılacak bir şey olmadığın bilmekteyim… Utanılacak bir şey varsa o da benim günahkâr kalbim, görmekteyim…
Kozasından çıkmak isteyen bir tırtıl gibi kıvranıyor yüreğim. Duygularım savrulsa da yüreğimin derinliklerinde, kanatları rengarenk bir kelebek olmak dileğim. Bedenimi sarsa da örümcek ağları, ruhumun kanatları çırpındıkta parçalayacak bu duvarı, baharlarda uçacağım, o gün için toprağın altında uyuyor mahsun çiçeklerim. O çiçekleri kozanın içinde yalnızlığıma akıttığım gözyaşlarıyla besleyeceğim. O gün gelecek baharlar çiçeklenecek, kozanın içindeki tırtıl büyüyecek ve ruhum kelebeklenecek… O kelebek tüm çiçekleri gezecek ve silecek ağlayanların gözyaşlarını, renkleri solmuş çiçeklere kanatlarını feda edecek…

Yüzyılın son yangınında yandı yüreğimin sol yanı. Bana sorarsanız hayat umutla umutsuzluk arası…Ya yeşerecek sümbülleneceksin ya da umutsuzluk kasıp kavuracak kalbini çölleşeceksin… Ben derim ki, insan hayatının belirli dönemlerinde çölleşebilir ama önemli olan yüreğinin çölleştiği demlerde onu rahmet yağmurlarıyla yeşertecek gözyaşı bulutlarını ruhunun gökyüzünden eksik etmemek, ruhunun dua kapılarını kilitlememek, avuçları rahmet kokan dostlardan dua ve şefkat istemek…

Eğer her kışın sonu bahar, her baharın sonu kışsa bırak solsun gönlünün gülleri elbet birgün yeşerir, bu soluş ve yeşeriş hikmetini çözersen Rahman-ı Rahimin merhameti yangın içinde bile sana boyun eğdirir… Elhamdülillah…
Yakışır aşığa kaybedip kendini, kendini esma-i İlahiye bulmak, karanlığın en zifiri deminde Allah’ın huzuruna durmak için uyanmak. Yakışır aşığa yanmak, susuzluktan kavrulduğunda seher vaktindeki gül yaprağından düşen çiğ damlasıyla kanmak.



Kaynak: www.gencyaklasim.com

‘‘Ben", İnsanları…

Nemrut gönlünü İbrahim’e kaptırmadı ama canını bir sivrisineğe teslim etti /Mevlâna

En dikkat çekici özellikleri "ben" ile başlayan cümleler kurmayı çok sevmeleridir.
Bu özellikleri sayesinde diğer insanlar tarafından kolayca tanınırlar! "Ben" kelimesinin telaffuzuna duydukları bu arzunun kökeni tam olarak tespit edilememiş olmakla birlikte çocuklukları üzerinde bazı klinik araştırmalar devam etmektedir.
Etraflarındakileri sürü, kendilerini de bu sürünün vazgeçilmez çobanı sanan insanlardan oluşan bir güruh oldukları da söylenebilir. Bu güruha idareciler arasında daha çok rastlanır ya da bir kısım insanlar idareci olduklarında bu güruha terfi! ederler. Ayrıca güruhun önemli bir kısmı erkeklerden oluşur. "Ben yaptım da oldu, ben olmasam olmazdı, benim oğlum gibisi yok, benim kızım koleje birincilikle girdi" gibi cümlelerdeki "ben" kelimesine özellikle vurgu yapar ve bu kelimenin altını söyledikten sonra ayrıca çizemiyor olmalarına hayıflanırlar. En komik! olanları kamu personeli arasında ki "ben" güruhudur. Halkın ödediği vergilerle maaş alan bu güruh içerisinde kurumunda işini görmeye gelen halktan bireylere "bugün git yarın gel diyenlere", bazen onları azarlayanlara bile rastlanır.

Özellikle bir ekip ile çalışan idareciler arasında ki "ben" güruhuna ayrıca bir parantez açmak gerekmektedir. Bu güruh oturdukları koltuğun, isimlerinin sol tarafındaki ünvanın bir gereği olarak zaten yapmaları gereken işleri yaptıktan sonra bazen toplantılar düzenlerler. Toplantılarda "arkadaşlar benim zamanında oldu şu iş, ben yaptım bunu da, şu köprüyü de ben diktim, şu okulun duvarlarını da ben boyattım, şu kadar para harcadım, herkes benim kim olduğumu bilir, ayrıca voleybol turnuvasında ben takımda olmasa idim turu geçemezdik" türünden cümleler belli bir düzen içerisinde, çoğu halkın parasıyla yapılan işlerin arasına serpiştirilir.
Ansiklopediler de yer alan, hepimizin yakından tanıdığı ancak şu an ölmüş olmalarından dolayı artık “ben" diyemeyen tarihi şahsiyetleri de bu arada anmak gerekmektedir.
“Ben" ile başlayan her cümlenin karşılarında yer alan insanda ki ben’i otomatik olarak harekete geçirdiğini ve "normal her insanın" bu tür ben’li cümlelerden aslında rahatsız olduğunu bilmemeleri en büyük zaaflarıdır. Tabiî bu "ben güruhu" kendi benleri içerisinde o kadar kaybolmuştur ki, ne kutsal kitaplardan ne de psikologlardan bir şey öğrenmeye ihtiyaçları kalmamıştır. İnsanın hayatta sadece "ben" olmak için bulunmadığını bazen “biz” olmak gerektiğini, bazen “öteki” olmak gerektiğini ise unut- muşlardır.

Kendi Kutsal Kitap’larındaki Yaratıcı’nın ‘BİZ insanın en güzel şekilde yarattık’ cümlesinin arkasındaki "mütevazi" olmaya yapılan vurguyu, orada ki "nezaketi" bir türlü göremezler. Bu güruhun içinde işin tuhafı kendisinin dindar! olduğuna inanan bir çok insanda mevcuttur. Her şeyi tek başına var etme ve yok etme "yetkisine" ve kudretine sahip Allah biz’le başlayan cümleler kurarken, kimi insanların sürekli "ben" ile başlayan cümleler kurmalarında bir tuhaflık olduğunu anlamak için çok fazla şey bilmeye de gerek yoktur aslında. Bilinmesi gereken her insan, "bir insandır", biriciktir ve değer görmelidir.Ölçülü bir mütevazılık insanın bu biricikliğini ortaya çıkarmaya yardımcı olurken, sürekli "ben"e vurgu yapmak buna engel olur. Gönlünde diğer ben’lere yer açabilen insan hem kendisine, hem de karşısında ki insana değer vermiş olur.
Sürekli “ben demek” “oturulan koltukları kendi ben'imizin hizmetinde kullanmak” farkında olmadan diğer insanlara "siz olsanız da olur olmasanız da olur" mesajını vermektedir bir yerde.
Ve şeytan "kibir en sevdiğim günahtır" derken bize onu alt etmemize yarayacak bir ip ucu da vermektedir aslında…
Ben’i anlayabiliyor musunuz?



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Düşüncelerine Güvenenler Bu Yazıyı Okusun!

Dünyaya ilk geldiğiniz günden beridir birşeyler duymaktasınız. Zihniniz doğru olup olmadığını tahlil etme imkânınız olmayan bilgilerle doldurulup duruyor.

Öyle bir hale gelmişsiniz ki birilerine ya da geçmişte söylenmiş herhangi bir söze atıfta bulunmadan konuşamıyorsunuz. “Şuna göre şöyle”, “buna göre böyle”, “şu şöyle demiş”, “bu böyle söylemiş” tümceleri hep giriş cümleleriniz olmaya başlamış.
Kendi doğrularınız olarak düşündüğünüz hemen herşey başkaları tarafından size dayatılmış yahut benimsetilmiş ilkelerden ibaret. Şu iyi, şu kötü denilmiş ve siz de ona göre zihninizi şartlandırmışsınız.

Peki ya size göre ne nedir, hiç düşündünüz mü? Hiç önceden söylenenleri ciddi bir sorgulamadan geçirdiniz mi?
Belki de bütün bilgileriniz kulaktan dolma gelişigüzel söylenmiş sözlerden oluşuyor.
Ya da hayır, belki de çok kitap okuyan bir insansınız. Kafanız okuduğunuz kitaplarda anlatılan karmakarışık bilgilerle bir bilgi çorbası haline gelmiş adeta.
Belki hep aynı dünya görüşüne ve felsefesine göre yazılmış kitapları okuduğunuz için zihninizi bu tek yönlü bilgilerle tatmin etme çabasındasınız. Belki sadece sizin kabullenebileceğiniz şeyleri okuyorsunuz.

Hadi öyle olmasın da her dünya görüşüne dair şeyler okuduğunuzu ve çok boyutlu araştırdığınızı düşünelim. Peki bunlardan hangisi daha doğru? Bunun için kıstasınız ne? Bu kıstaslarınızı ölçecek kıstaslarınız var mı? Varsa bunlar da sıhhatli mi?...
Bugüne kadar hep doğruları düşünüp söylediğiniz yanılgısında olabilirsiniz. Peki bu söylediklerinizin kaçı sizin düşünceleriniz? Hep başkalarının iddia ettiği şeyleri siz de savunmuş olamaz mısınız? Bu bilgilere körü körüne sahiplenmiş olabilirsiniz. Bu ihtimal vicdanınızı hiç rahatsız ediyor mu?
Belki de çok sığ düşünüyorsunuz. Bilgi dağarcığınız kendi ikliminizi aşmıyor olabilir. Sizin için çok doğal olan bir şeyin başka bir coğrafyada çok farklı algılamalara yol açabileceğini hiç düşündünüz mü? Koskoca dünyada kaç çeşit topluluk olduğunu ve bu toplulukların sizden ne kadar farklı olduğunu biliyor musunuz?

Hiç, farklı insanlarla oturup sohbet etme imkânınız oldu mu? Televizyonların size gösterdiğinin ötesinde dünyayı biliyor musunuz? Çok farklı iklimlerde çok farklı hayatlar yaşandığının farkında mısınız? En azından milyarlarca insanın sizinle aynı dili bile konuşmadığını görmüyor musunuz?
Çok mantıklı bir insan olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Belki de etrafınızda görüşlerinize çok değer veriliyor. Bu sebeple siz, bir an olsun bile kendi görüşlerinizden şüphe etmiyorsunuz.
Belki de milyonlarca insan sizinle aynı görüşleri paylaştığı için vicdanınız rahattır. ‘Ne de olsa bu kadar insan yanılamaz ya’ diye düşünüyorsunuz. Ancak sizinle taban tabana karşıt görüşü paylaşan insanların da en az milyonlarca kişi olabileceği hiç mi aklınızı kurcalamıyor. Haklılığınıza tek emareniz ‘çokluğunuz’ mu? Bunu hiç yeniden gözden geçirmeyi düşünmedeniz mi?
Bir de şöyle düşünün! Ya daha önce söylenmiş hiçbir sözü duyamayacağınız ve size daha önce söylenmiş sözlerden tek bir cümle bile sunacak bir kaynağınız olmayan ıssız ve herşeyden izole edilmiş bir mekânda dünyaya gelip büyüseydiniz. Hatta daha önce hiç konuşulmamış bir dili konuşuyor olsaydınız da anneniz bile size hiçbir şey anlatamıyor olsaydı, yine bugün sahip olduğunuz düşüncelere mi sahip olurdunuz? Kendi zihin dünyanızı nasıl şekillendirirdiniz kimbilir.

Hadi bu kadar uzak ihtimallerle düşünmeyelim. Bir düşünün dünyaya geldiğiniz ülkede değil de, çok yakınlarında bulunan ancak tamamen farklı bir kültüre sahip olan başka bir ülkede dünyaya gelmiş olsaydınız bile, bugün sahip olduğunuz fikirlerin kaçta kaçına yine sahip olurdunuz? Bugün olduğunuz insan gibi mi olacaktınız yoksa tamamen farklı bir insan mı olacaktınız? Belki isminiz ve konuştuğunuz dil bile aynı olmayacaktı. Belki şu anki halinizi görseniz bir yabancı gibi davranacak ya da bir çok halinizi beğenmeyecektiniz. “Bu adam da kimmiş ve ne kadar saçma düşüncelere sahip” diyecektiniz belki de. Bir düşünsenize böyle bir ihtimalde bugün olduğunuz kişiden çok uzakta ve onu hiç beğenmeyen bir insan olacaktınız. Bu hiç aklınıza gelmiş miydi?
Hatta aynı ülkede farklı kültürel ve ekonomik şartlarda bile dünyaya gelmiş olsanız emin olun şu an olduğunuz insandan çok farklı bir insan olacaktınız.
Ve daha neler neler…

Şimdi hepimiz oturup düşünelim ve kendi kendimize şu soruyu soralım:
Ben kimim? Olmak istediğim kişi miyim, olması istenilen kişi miyim ve çok iftihar ettiğim özgür iradem, sahiden de özgür mü?
Bu sorulara tatmin edici cevaplar bulabilenler ancak huzurla kendi düşüncelerini savunabilirler. Geri kalanlar ise içinde bulundukları bu çıkmaz sokaktan nasıl çıkabileceklerinin yollarını arasınlar. Tabii ki arayacakları doğru yeri biliyorlarsa…



Kaynak: www.gencyaklasim.com

Hayat Nedir?

Hayat!
Ne denli sürprizler ve ibretlerle dolusun.
Bazen torbanın içinden birden öyle bir şey çıkarıveriyorsun ki mutluluktan uçuruyorsun. Bazen de hiç beklenmeyen bir gerçekle çıkıyorsun önümüze, durduruyorsun bizi adeta. Düşündürüyorsun…
Hiç beklenmeyen bir anda, hiç beklenmeyen birisiyle, belki de, belki de hiç beklenmeyen bir şekilde. Aksi halde hiç düşünmezdik belki de…
“Seni düşünmemizi istiyorsun.”
Hayat!
Okşuyorsun…
Hem de şefkatle okşuyorsun.
Bazen anne ve babalarımızın elleriyle okşuyorsun bazen de önümüze serdiğin nimetlerin çeşitleriyle ve güzellikleriyle. Bizi hiç ihmal etmiyorsun. Verdikçe cömertliğinle okşuyorsun, sevdikçe sevdirdiklerinle okşuyorsun.
Her ihtiyaç duyduğumuz anda, her sıkıştığımız yerde, her çaresizliğimizi ve zayıflığımızı anladığımızda.
Şımarıklık ve avarelik yerine sevgi ve vefa istiyorsun.
“Seni hissetmemizi istiyorsun”
Hayat!
Öğretiyorsun…
Sadece kimlik bilgilerinden ibaret olmadığımızı, sadece nefes almak, yemek, içmek, uyumak ve eğlenmekten ibaret bir varlık olmadığımızı öğretiyorsun.
Hayatta olmakla mekanik olmanın, hayatta olmakla paralı olmanın, hayatta olmakla sahip olmanın, hayatta olmakla şöhret olmanın, hayatta olmakla yapmacık ve sahte olmanın çok farklı şeyler olduğunu öğretiyorsun.
Ama sadece öğrenmek isteyene, samimi olana, yüreğini açana, seni bir mektep, bir ders, bir imtihan gibi görebilene öğretiyorsun.
Nefsimizde, görüp yaşadıklarımızda, tadıp dokunduklarımızda, her bir şeyde, her bir hadisede:
“Seni okumamızı istiyorsun”
Hayat!
Pişiriyorsun…
Verilenleri yavaş yavaş aldığında, bitmeyecek zannedilenleri bitirdiğinde, hastalık, bela ve musibetlerle karşılaştırdığında, “bizim” diye kavga edip canımızı verdiklerimizin, “her şey olmadığını” çok derinden hissettiriyorsun. Çok güçlüyken, gençken, sağlıklıyken, sevdiklerimizle beraberken, varlıklıyken anlayamadıklarımızı; zayıflatarak, bir mikroba, bir kansere mağlup ederek, belki de yeri gelince bir parça kuru ekmeğe muhtaç ederek, iftiraya uğratarak, korkutarak, düşmanlarımızı çoğaltarak, ihtiyarlatarak, sevdiklerimizi bizden alarak anlatıyorsun. Anlamakta güçlük çektiğimiz veya anlamak istemediklerimizi öyle güzel anlatıyorsun ki çirkin gibi görünenler bile güzelleşiyor dolayısıyla...
Evet yanmadan pişmek mümkün olmuyor.
Öylesine hamız ki şu fani dünyada…
Her yanlışımızda, her aldanışımızda, her düştüğümüzde, her kaybettiğimizde pişiriyorsun.
“Bizim pişmemizi istiyorsun”
Hayat!
Rengarenksin.
Her güzel rengin ve her güzel ismin tonlarını ve manasını gönlünde taşıyorsun.
Bazen yağmur gibi ıslatıyorsun…
Bazen güneş gibi aydınlatıyor, bazen yıldızlar gibi haşmetle parlıyorsun.
Bazen gece kadar haşyetle bazen de bir gül goncası letafeti ve muhabbetiyle sarıyorsun ruhumuzu. Bazen fırtınalı bir denizin Celalli dalgaları gibi gönüllerimizin sahillerine çarparken bazen de bir kelebeğin nazlı ve niyazlı uçuşu gibi bir uğur böceğinin, şefkatini haber veren salınışı gibi duygularımızı teskin ediyorsun.
Bir çekirgenin ruha sükun veren tarifsiz lezzeti gibi benliğimizde seni zikretmemizi istiyorsun.
Maviden yeşile, beyazdan eflatuna, her isminle ve her tonunla güzelsin.
Acıdan tatlıya, hüzünden huzura, sevinçten sabra her şeyinle hoşsun, her şeyinle muhteşemsin.
Böylece bizi renkten renge boyuyor halden hale sokuyorsun.
Her vurduğun renkte, her boyadığın tonda ve her halükarda;
“Seni tanımamızı istiyorsun”
Hayat!
Adaletlisin.
Seni tanıyana da tanımayana da mühlet veriyorsun.
Kim seni nasıl görürse öyle karşılık veriyorsun. Kim ne istiyor ve arzuluyorsa onu veriyorsun. Kim nasıl bakarsa öyle görünüyorsun. Her arayana aradığının karşılığı oluyorsun. Fırsatlar veriyor, çağrılar yapıyorsun. Kim hangi dilden anlıyorsa onun diliyle cevap veriyorsun.
Öyle tatlısın ki seni tanıyan da seviyor tanımayan da…
Öyle gerçeksin ki seni ellerinde tuttuklarını sananlar da hissedebiliyor,
senin şefkatli ellerine tutunanlar da…
Velhasıl; muamelen, kim, sana nasıl yaklaşıyorsa, aynen öyle.
İyiye iyi, kötüye kötü.
Şefkatle muamele ettiğine inanana şefkatle, acımasızca muameleye maruz kaldığına inanana acımasızca. Dedik ya kim nasıl bakarsa öyle görünüyorsun. Dolayısıyla problem sende değil sana bakanların bakışlarında, nasıl baktıklarında…
Yani her musibetin arkasında, her zulmün altında, her haksızlığın karşısında, her güzelliğin ve iyi şeyin, her şefkatli rahmetin içinde senin “adaletin” var.
Bu yüzden her hükmümüzde, her hareketimizde, her işimizde;
“Adaletli olmamızı istiyorsun”
Ey atom altı parçacıklardan Alp dağlarına,
galaksilerden insan kalbinin derinliklerine varıncaya dek her şeyi kuşatan güzel!
Seni işitmemizi, anlamamızı istiyorsun.
Seni bilmemizi, tanımamızı istiyorsun.
Seni sevmemizi ve kendimizi sana sevdirmemizi istiyorsun
Seni iliklerimizde, seni zerrelerimizde hissedelim istiyorsun.
Eşya ve mahluk, alem ve her şey “sana muhabbetle ve senin muhabbetinle” hayat bulmuş.
Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Adaletlilerin en adaletlisi!
Şüphesiz ki sen hayatsın.
Hayat sensin.

Bir Saniyeniz Var Mı?

“Cesium elementi atomunun 9.192.631.770 kez titremesi” ifadesi sizde herhangi bir çağrışım yaptı mı?
En azından bir tahmin etmenizi istesek, büyük ihtimalle abesle iştigal etmiş oluruz. Çünkü bu ilmî tanımı ve karşılığını belki dünya üzerinde de bilen çok az kişi çıkar.
Aslında bu tanım, bizim için çok ama çok önemli bir kavrama ait. Belki hayatî öneme sahip. Yerine göre, bir ömrün son anı veya belki ilk anı da olabilir. Belki her an, bu kavramla ölümle hayat arasında gidip gelmelerimiz söz konusu. Şimdiye kadar çok az farkında olduğumuz, bolluğundan dolayı değer atfetmediğimiz; ama bazan koskoca ömrü içine sığıştırmak zorunda kaldığımız bir kavram. Belki bu yazı sizin için bir hatırlama ve hatırlatma vesilesi olacaktır. Belki, bu yazının yazarı dâhil, okuyanların kısa zamanda unutacağı, hatırladığımızda da belki çok geç olacak bir değer ölçüsü.
Galiba bunca lafla zamanınızı harcadım. Belki ben de kısacık bir zamanda anlatabileceğim bir hususu, uzun zaman ayırıp fazladan kelime ve cümleler sıraladım.
Şimdi açıklama zamanı.
Şimdi zamanı açıklama ânı.
Şimdi ânı açıklama zamanı.
Tanıma dönelim ve tanımla ânı beraberce anlamaya çalışalım.
“Cesium” isimli bir element. Bu elementi meydana getiren bir atom. Bu atomun tam 9.192.631.770 defa titremesiyle ortaya muhteşem bir meyve, değerini ancak mahrum kalanların bildiği, mahrum kalınca değerinin hakkıyla anlaşıldığı paha biçilmez bir netice çıkıyor.
Cesium elementi atomunun dokuz milyar yüz doksan dokuz milyon altı yüz otuz bir bin yedi yüz yetmiş defa titremesinin tam karşılığı:
“SANİYE!”
Yani bir an. Kısacık bir zaman dilimi. Bazan saatlerce, bazan günlerce, bazan haftalarca ve belki bir ömür boyu ne olduğunu anlamadan, farkına varmadan, farkına vardığımızda da çok ama çok geç kalınan bir kavram.
Çok hassas “Cesium Atomic Clock,” yani “Cesium Atom Saati”ne göre bir saniyenin karşılığı yukarıda hem rakamla, hem yazıyla aktardığımız tanım ortaya konulmuş.
O kadarcık zaman diliminde, bir elementin atomunun 9 milyardan fazla titreşmesini duyunca, anlık ömürler aklımıza geliyor. Belki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılan biz zavallılar için ise, ne o 9 milyarlık titreşmenin, ne o saniyenin, ne de yılların bir önemi bulunuyor.
Bir düşünün, ne kadar bol saniyelerimiz var.
Her gün tamı tamına 86.400 saniye. Yılda 31.536.000 saniye eder. Bir de 6 saat daha ilave edersek 31.557.600 saniye. Eh, oldu olacak ortalama 60 senelik bir ömür için karşılığını söyleyelim: 18.934.560.000 saniye.
Harca harca bitmez. Bir de daha fazla yaşama ihtimalini ihtimallikten çıkarıp kesinmiş gibi düşününce, “o kadarcık” saniyeyi saymak akılsızca bir davranış olurdu herhalde.
Evet, rakam bir açıdan büyük, diğer açıdan saymaya değmeyecek kadar az. Ama, acı bir gerçek var. Ne kadar olursa olsun, sayı belli. Sınırsızın yanında sayılı olan yok denecek kadar az. Belki hiç hükmünde. Neticede, herşey gibi o saymakla bitiremediğimiz saniyeler eninde sonunda bitecek.
Biten ve bitmeye mahkum olan milyar saniyeler. Ama gelin görün ki, o saniyeleri yaşayan biz insanlar, bir yandan kıymetini anlamadan, kavramadan bonkörce harcarken, diğer yandan yine suçu o masum saniyelere yükleyiveriyoruz.
“Şu zaman ne kadar da hızlı geçiyor!”
“Zamanı durduracak yok mu!”
“Durdurun dünyayı!”
Saniyelerin sonuna doğru yaklaştığımızı hissedince, yine hedefimizde zavallı saniyecikler bulunuyor. Onları elimizde tutamadığımız, kaybettiğimiz için nankörlükle, zalimlikle ve aklımıza gelebilecek en ağır ifadelerle itham ediyoruz.
Ya o saniyeleri çarçur ettiğimiz dönemlerde?
Çoğumuzun dilinden şu ve benzer şikâyetler nakarat tarzında dökülmedi mi?
“Zamanım yok!”
“O kadar meşgulüm ki, başımı kaşıyacak fırsat bulamıyorum!”
“Kendime bile zaman ayıramıyorum!”
Atom saatleriyle saniyenin içindeki 9 milyardan fazla titreşmeyi tespit edebilen biz insanlar, koskoca ömrün hesabını vermekten aciziz.
Halbuki, o atom saatinden daha dikkat çekici, daha fazla uyarıcı nice alarm zilleri var. Uyarı levhaları, avaz avaz bağıran anonslar var.
Gözümüzün önünde, saniyelerini tüketen, ortalamayı aşan veya daha işin başındayken süresini dolduran nice insanlar var. Tıpkı bir darağacının önünde sıralanıp sırasını ve süresini bekleyenler olarak biz, o darağacının çevresini süslemekle meşgul olabiliyoruz.
Saniyelerin çokluğu insandaki “tûl-ü emel” duygusuyla, yani hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevî emeller besleme özelliğiyle birleşince, sayma veya saniyelerin bir gün biteceği düşüncesini unutturuyor. Ayrıca insanda “ebediyet” arzusu ve duygusu da var. İşin kötü tarafı, çoğu insan, içinde yaşadığımız âlemde her şeyin sınırlı ve geçici olduğunu göre göre, bile bile sonsuzluğu arama ve sonsuz hayata hazırlanma gereğini duymuyor. Zamansızlığın ve mekânsızlığın olmadığı âlemlere yönelmek yerine, dünyasını ebedîleştirme garabetine yuvarlanıyor.
Devekuşu misali, en son saniyeyle varılan son nokta korkusuyla, başını dünya sahrasına gömüyor. Tâ ki o ecel avcısı kendisini görmesin, farkına varmasın. Devekuşu olma eğilimini eyleme çeviren vasıta ve tuzaklara dikkat etmek lâzım. Eli kanlı canileri cinayete sevkeden akıl babaları misali, bizi birer zaman katliamına yönelten, telkinde bulunan azılı akıl hocalarımız var.
Elebaşısı televizyon.
Bu kara kutu her şeyden önce beynimizi ele geçiriyor. Tıpkı Hasan Sabbah gibi. Uyutuyor. Farkında olalım olmayalım beynimize, ruhumuza, duygularımıza hep kendi telkinlerini yerleştiriyor. Sonra fedaileri olarak yetiştirdiği bizleri salıveriyor meydana.
Görünürde hakim biziz. Ne de olsa kumanda elimizde. Zaten meselenin ana kılıfı da bu. Kumanda bizde gibi. Ama asıl kumandan kara kutu. Haşmetmeab televizyon hazretleri.
Kendi elimizdeki kumanda cihazının hangi tuşuna, ne zaman, ne kadar basmamız gerektiğini dikte ediyor. Ve biz, “Efendi” konumundaki cam kutu önünde, büyük bir bağlılık ve sadakatle konumumuzu alıp, yüzbinlerce saniyemizi ona itaatimizi arzetmek için harcıyoruz. Başından ayrıldığımız zaman dilimini nasıl geçirdiğimiz ise malum.
Beynimize hükmeden televizyonun en önemli icraatlarından birisi, beynin en temel ihtiyaçlarından birisi olan “bilgi ulaşma” ve “öğrenme”nin önüne geçiyor. Sadece kendi verdiklerini öğrenmemizi sağlıyor. Dünyaya, hayata ve her türlü gelişmeye cam ekrandan bakmamızı sağlıyor.
Televizyon, aynı çatı altında biraraya gelen aile fertlerini birbirlerine yabancılaştırıyor. Aile içi diyalogun zayıflaması, hattâ kopmasına varan felâketlere kapı aralıyor. Aynı odada, aynı ekrana bakıp da, birbirlerinin yüzünü görmeye hasret nice aile bireyleri, bir tür ailecilik veya evcilik oyunu oynamaya başlıyorlar. Çocuğuna 3-5 dakikasını bile ayıramayan ebeveyn, saatlerini gözünü kırpmadan televizyon başında harcayabiliyor. Veya aile fertleriyle birlikte televizyona odaklanmış bir vaziyette zaman geçirmeyi, ailesiyle ilgilendiğini düşünme gibi bir avuntunun içine giriyor.
Hem televizyon, hem diğer basın-yayın organlarınca zaman tüketmeye yönelik çok gizli, ama çok etkili telkinler söz kunusu. Reklamlar, diziler, filmler, eğlence ve magazin programları, aile içi münasebetlerimizden gezi planlarımıza her şeyimize karışıyor, hükmediyor. Örneğin ailecek bir gezinti yapmak isteyenlerin en uğrak mekânları arasında dev alışveriş merkezleri başı çekiyor. Tahrik edilen moda ve marka düşkünlüğü gençleri, anne-babaları, hattâ çocukları birer para harcama makinesi haline getirebiliyor. Parası yetmeyen borçlanıyor. Kredi kartı olan akibetin karanlık olduğunu bile bile borç ve faiz batağına bile bile saplanıyor. Bayramlarda-seyranlarda aile, eş-dost, akraba ziyaretleri yerine, tatil bölgeleri tercih ediliyor. Aile büyükleri, en iyi ihtimalle “usûlen” ziyaret ediliyor.
Bütün bunlarda yine, en az düşünülen belki hiç düşünülmeyen şey “saniyeler,” yani bizim ömrümüz. Kaybedince telafisi imkânsız olan cevherlerimiz.
Televizyonu Hasan Sabbah’a benzettik. Kral dedik. Efendi dedik. Bütün bunlar belki size ağır gelmiş olabilir. O zaman basit, ama sonucu kesin bir test yapabilirsiniz.
Bir akşam, eve geldikten sonra televizyonunuzu açmayın ve açmamak için dayanabildiğiniz kadar dayanın. İşte o geçen sürenin aslında çok da hızla geçmediğinin, o uzun zaman diliminde ailenizle ne kadar çok şeyleri paylaştığınızın farkına varabilirsiniz.
Yazımın sonunda, zaman darlığı çekenlere bir müjde vermek istiyorum.
Merkezi Paris’te bulunan “The International Earth Rotation and Reference Systems Service,” yani “Uluslararası Dünya Dönüş Ekseni ve Referans Hizmetleri” bünyesinde çalışan bazı uzmanlar, hassas atom saatlerini referans alarak bazı hesaplamalar yapmışlar. Yerküremizin son zamanlarda “BİR” saniye geri kaldığını ortaya çıkarmışlar. Bu gecikmenin telafisi için öne sürdükleri çözüm ise, yılın son saniyeleri geriye doğru sayılırken, son saniyeyi iki kere tekrar etmek olmuş.
Bu çözüm belki bu sene uygulanmadı veya yakın bir zamanda uygulanmayacak. Ama eğer ömrünüz olursa ve yaşarsanız o bir saniyelik fazladan zamanı çok iyi değerlendirmeye çalışın.
Sembolik de olsa o bir saniyeyi değerlendirmiş olursunuz.


Kaynak: www.gencyaklasim.com