Herkesin sevdiği işi yaptığı bir dünya hayal ediyorum. İnsanların sabahları güle oynaya evden çıktığı, sorulduğunda utanmadan, sıkılmadan mesleğini söylediği bir dünya.
Mesleğiyle gurur duymak ve onu hayatın olmazsa olmazı saymak, neden sinemacılara, tiyatroculara, gazetecilere, yazarlara mahsus olsun?Bir aktör oynadığı oyunla, bir gazeteci yaptığı haberle, bir edebiyatçı yazdığı romanla mutlu olabildiği gibi; bir oto tamircisi onardığı arabalarla, bir inşaat işçisi ördüğü duvarlarla, bir elektrikçi döşediği tesisatla mutlu olup, onları hayatın en önemli işleri arasında görebilmeli.Herkes, “Hem sevdiğim işi yapıyorum, hem de üstüne para alıyorum” diyebilmeli: O işte çok para var diye değil, o işi yapanlar çabuk meşhur oluyor diye değil, o işe girerse hayatı kurtulur, garantisi olur diye değil; hep öyle bir işte çalışmak istediği için, ancak o işle mutlu olabildiği için.Yıllarca tiyatrocuların, sinemacıların katıldığı sohbet programlarını seyrettik. Ne de önemliydi yaptıkları iş. Sanki dünya onların meslekleri üzerinde duruyordu. Tiyatro sahnesinin, sinema setinin tozunu solumadan yaşamayı düşünemiyorlardı. Bir daha dünyaya gelseler yine tiyatrocu, yine sinemacı olurlardı. Söyledikleri doğru muydu? Mesleklerini kutsal sayan bir gelenekten geldikleri için kendilerini öyle konuşmak zorunda mı hissediyorlardı? Ya da bu sözlerin doğruluğuna kendilerini inandırmışlar mıydı? Belki de öyleydi.
Ama mesela neden bir overlokçu da böyle hissetmesin? Neden bir kuruyemişçi çıkıp, “Bir daha dünyaya gelsem, yine kuruyemişçi olurdum” demesin? Neden bir minibüs şoförü, “Egzoz kokusu olmadan yaşayamam” diye konuşmasın.Televizyon programlarını arayıp, “Ben emekli öğretmenim” diyen seyircilere sunucuların gayri ihtiyari “Aaa, ne güzel!” diye gülümsediklerini hatırlıyorum. O öğretmenin kendisine verilen müfredatı harfi harfine uygulayan bir “memur” mu; yoksa aklını, kalbini, duygularını doğru yönde kullanmayı, özgür düşünmeyi öğreten bir öğretmen mi olduğu önemli değildi. Öğretmenlik kutsaldı ve bir insandan sırf öğretmen olduğu için iftihar etmeliydik.Oysa insanların hayatlarını kolaylaştıran, suistimalden kaçınan, güleryüzlü herhangi bir memurun yaptığı iş; eline verilen kitaptan milim sapmayan, öğrencilerine soru sormayı, merak etmeyi öğretmeyen bir öğretmenden çok daha değerlidir.Adil olmayı hayatının gayesi edinmiş, bir karıncanın yaşama hakkını tüm meslek hayatına feda edebilecek bir hakimi; filmlerinde şiddeti olağan ve meşru gösteren bir yönetmene tercih ederim.İşinin hakkını veren bir kapıcı, bir çöpçü, mesleği sorulduğunda neden utansın, neden çekinsin? İnsanlara bu dünya neden yaşadığını unutturmaya çalışan oyuncunun, yazarın, yönetmenin kendini bir kapıcıdan, çöpçüden üstün görmesi için ne gibi bir sebebi var?Ben bu yazıyı yazarken nasıl mutlu oluyorsam, bunu basan matbaacının, onu dağıtan işçinin benimle aynı mutluluğu paylaşmaması için ne gibi bir gerekçe ileri sürülebilir?Ne iş yaptığının değil, o işi nasıl yaptığının önemli olduğu bir dünya hayal ediyorum.
Kredi kartı borcunu ödeyip, yeni taksitlere girmek için, marketten daha fazla alışveriş yapıp, akşam eve daha büyük poşetlerle dönmek için değil; hayallerinin mesleği olduğu çalışan insanlarla dolu bir dünya istiyorum.Annelerin-babaların çocuklarını, “Bu işte çok para var” diye yönlendirmedikleri; o çocukların bir gün gelip iş güç sahibi olduklarında, sabahları mutlu uyanıp, akşamları ertesi günkü işlerinin hayaliyle uykuya daldıkları bir dünya düşlüyorum.Mutluluk mesai saati bitiminde başlayıp, bir sonraki mesaiye kadar devam eden bir şey midir?“İş”te mutluluk için işte mutluluk!
Kaynak: www.gencyaklasim.com
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder