Zamanın birinde iki kardeş varmış.Büyük olanı koskocaman bir çiftliğin sahibi ve köyün ağasıymış.Hatta o kadar zenginmiş ki, zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.Küçük kardeş de ağabeyinin yanında karın tokluğuna çiftlik işlerinde çalışırmış.Kar, kış, sıcak filan demeden ağabeyinin işlerini halletmek için var gücüyle çalışırmış.
Ortalığın sıcaktan cayır, cayır yandığı bir yaz günü, küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuyakalmış.Çok geçmemiş ki ağabeyi kardeşini ayağındaki koca potinleriyle hafiften tekme atar gibi "Kalk! İş zamanı uyunur mu, bedava ekmek yok?" diyerek uyandırmış.Kardeşi ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle etrafa bakmış ve ağabeyi o heybetli cüssesiyle karşısında dikilmiş.
"Ağabey neden uyandırdın beni? Çok güzel bir rüya görüyordum.Rüyamda büyük bir çiftliğim, atlarım, hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, traktörlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim.O kadar güzel bir rüyaydı.Keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım" diye seslenmiş ağabeyine.Ağabeyi ise pis, pis sırıtarak:
"Sen bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün.Oysa bak ben bütün saydıklarına sahibim.Ben bunların içinde yüzüyorum..." diyerek sürdürmüş sözlerini.Kardeşi ise dalgın gözlerle ağabeyine baktı ve şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından.
"Ağabey biliyor musun, aslında ikimiz de rüya görüyoruz; fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapayınca bitecek!"
KAYNAK:Genç Yaklaşım Dergisi Şubat 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder