Çoğu zaman yalnızları yaşıyoruz. Kalabalıkların içindeki yalnızlıklar misali. Büyük şehirlerdeki insan kalabalıklarının birbirine yabancılaşması değil aslında benim tam olarak söylemeye çalıştığım şey. İnsan kalabalıklarının nereye doğru sürüklendiğinin farkında olamayışı gibi bir şey. Dışarıdaki kesrette, karmaşa ve kalabalıkta boğulmak da az ürkütücü değil gerçi fakat asıl ürkütücü olan insanın içindeki kesrette, karmaşa ve kalabalıkta boğulması, kaybolması ve yalnız kalması…Aslına bakarsanız; dışarıda boğulmak da acı ve modern çağın getirdiği bir başka açmaz, bir başka gerçek. Düşünün duraklarda, hastanelerde, apartmanlarda insanlar yan yana ve iç içe. Fakat birbirine ne kadar yakın, bir birinden ne kadar uzak. Her insan kendi içinde yalnız.
Hemen hemen herkes kendi işinde gücünde. Hemen hemen herkesin kendi içinde hayalleri ve umutları var. Geleceğe dair herkes beklentilerle dolu. Hep erteliyoruz gerçekte bugün yaşamamız gereken güzellikleri ve hep erteletiliyoruz. Hepimiz birbirimizi erteliyoruz. “Hele bir şunu da atlatalım da…”, “Daha güzel günler için…”, “Daha güzel günlerde yaşamak daha rahat etmek için...” Sevdiğimiz için, sevdiklerimiz için, çocuklarımız için. Ve bir şey için daha… belki de çoğu zaman farkında olmadan otomatiğe bağladığımız birisi için; kendimiz için, kendimiz…Bütün bu ertelemeler aslında sevdiklerimizin hayatını ertelemenin de ötesinde birinci derecede kendi hayatımızı erteliyor. Gelecekteki vehimden ibaret bir hayatta yaşamak sevdası, hayatımızı yaşamaktan men eden bir hastalık haline geliyor. Günümüzü ve anımızı yaşayamıyoruz. Günümüzü ve anımızı sürekli ıskalıyoruz. Belki de biz aslında yaşadığımızı zanneden manevî ölülere dönüyoruz. Rabbimizin bize lütfettiği güzellikleri görmezden geliyoruz. Bir gülün bize gülümseyen güzelliğindeki Rabbin “Cemal”ini göremiyoruz. Bizlere sunulan o şefkatli ve merhametli elin sıcaklığını içimizde hissedemiyoruz. Ruhumuzu okşayan o tatlı, çeşit çeşit Rabbanî sesleri duyamıyoruz. Kuş cıvıltılarını, rüzgarın çaldığı meltem şarkılarını, hayatın içindeki kahramanların bize okuduğu o mucizevi kudret harikası sayfaları… Bir elma ağacının, çamurun içindeki dağınık ve karışık elementlerden süzüp çıkardığı ve fabrikasında işlediği o akıl almaz mucizelerden birisi olan elma nimetini tezgahında dokutturduğunu unutuyoruz Rabb-i Rahimimizin. Sonra azametiyle semanın yüzüne çaktığı dünyamızdan yaklaşık bir milyon üç yüz bin kez büyük olan güneşin ateşiyle pişirdiğini ve o elmayı, kainattaki her şeyi bir gökkuşağı güzelliğinde boyadığı gibi, tatlı ve alımlı renklerle boyadığını hep ama hep kaçırıyoruz. Çünkü geleceğin vehimleriyle kendi kendimize ördüğümüz küçücük hücrelerde, sıkıcı zindanlarda yaşıyoruz. Kendi ellerimizle örüyoruz duvarlarımızı. Zifiri karanlıklarda yaşatmak için kendimizi, nurlu ve ulvî alemlere pencereler açmıyoruz hırslarımız yüzünden. İhtiraslarımız bize yer bırakmıyor. Hayatın, anın ve günün içinde pencereler bulamıyoruz nefes alabileceğimiz.
Teneffüs ederek seyredebileceğimiz menfezler açamıyoruz hayatta. Hayatın kıyısında bir parça dinlenecek, kendi kendimizi dinleyecek, kendi kendimizle tanışacak ve kendi kendimizi tanıyıp, keşfedecek kadar vakit bulamadığımızda ise, kelimenin tam anlamıyla kendi kendimize yabancılaşıyoruz. Çocuklarımıza, anne ve babamıza, eşimize, komşumuza velhasıl tüm sevdiklerimize… Dolayısıyla da birbirimize… İşte tam da burada çokluktaki birliği, birlikteki çokluğu göremediğimiz için önce kendimize sonra da bizim dışımızdakilere yabancılaşırken aslında yalnızlığın Rabb-i Rahim’den uzaklaşma sonucundaki bir başka şeklini yaşıyoruz. Bir ömür boyu içimizdeki anlam veremediğimiz o meşhur “huzursuzluk” ise, son nefese kadar yaşanan “acı bir yalnızlığın” tercümesi demek oluyor. Sevdiğimiz birine selam verirken içten gelmiyor selamımız. Çünkü zihnimiz meşgul, gönlümüz meşgul, hayallerimiz meşgul. Meşgulüz, evet evet “meşgulüz”. “Bu gün git, yarın gel” diyen suratı asık memurlar gibi, ruhumuz ve kalbimiz asık sevdiklerimize. Meşgulüz, hem de pek çoğumuz. Gelecekteki, gelmemiş ve geleceği de şüpheli hayallerle meşgulüz. Kendi kendimizi kilitliyoruz dolayısıyla. Neye mi? Anın ve günün içindeki her güzel şeyin ötesindeki meçhul ve mevhum bir zamana. Dolayısıyla da şimdiki zamanda değil, elimize geçeceği meçhul bir zamanda yaşıyoruz. Hayal etmeyecek miyiz? Geleceğe dair planlar yapmayacak mıyız? Elbette. Fakat bu hayaller ve planlar günümüzü ve günlerimizi silikleştirmemeli. Bizi melankolikleştirmemeli, mekanikleştirmemeli. Etrafımızdakilere ve sevdiklerimize karşı duyarsızlaştırmamalı. Yani hayallerimizle yaşarken, “hayattan” ve “hayatın bize ikram ettiği güzelliklerden kopmadan” yaşayabilme becerisinden söz ediyorum. Evet “hayallerimizle yaşamak” ile “hayallerimizde yaşamak” çok farklı şeyler. “Hayallerimizle yaşamak”, hayattan bağımızı kopardığımızda, “hayallerimizde yaşamak” gibi farkında olmadan bir parça şizofren bir hastalığa düçar ediyor bizleri. İşte tam da burada, yalnızlık dediğimiz şey oldukça belirginleşiyor ve bencillik dediğimiz kavramla buluşuyor hem de bunu sevdiklerimiz adına yaptığımızı iddia etmemize rağmen… Fakat benim bu yazıda “yalnızlık” deyince asıl söylemek istediğim şey hayatımızdaki güzelliklerden, bize verilen nimetlerden koptuğumuzda yaşadığımız nasipsizlik. Asıl acı olanı da bu bence. Zira her bir gün bize verilmiş bir hediye ise bize verilen o günden ne kadar rızıklanıyoruz?.. Bence Rabbimizin verdiği nimetlerde “Rabbimizi ne kadar hatırlıyorsak”, “o kadar rızıklanıyoruz o günden” ve Rabbimizi, Sultanımızı hatırladıkça yalnızlığın en büyüğünden kurtuluyoruz. En büyüğünden. Kalabalıkların arasındaki yalnızlıkların da dehşetlisinden; içimizdeki kesrette boğulmaktan…
Damlada ve zerrede boğulmaktan kurtuluyoruz. Kendi yalnızlığımızda boğulmaktan kurtuluyoruz. Kainatta Rabbini anan, onu hiç unutmayan ve her daim hatırlayan zengin bir kainatın rengarenk mahlukatıyla tanışıyoruz ve rabbimizi onlarla beraber yani hayatımızdaki her bir şey ile hatırladıkça, andıkça tüm mahlukatla kardeş oluyoruz. Ve yalnızlığın en ürkütücü ve en korkunç olanından kurtuluyoruz; Rabbimizi unutmaktan… Böylece hayatın kıyısında daha bir soluklandığımızı hissediyoruz. “Dur bir hele ey gönlüm nereye, dur bir hele, soluklan!” diyen bahtiyar ruhlara “aramıza hoş geldiniz” diyoruz. Hayatın kıyısında zaman zaman soluklandıkça, hayatı daha anlamlı soluklayabileceğimizi düşünüyorum. Bazen durmalı insan. Yarı yolda çatlayan atlardan olmamak için bazen soluklanmalı ve dinlenmeli. Nerde olduğunu anlamak için bazen etrafına bakmalı. Başkalarını dinlerken, başkaları adına yaşadığını iddia ederken bazen de kendini dinlemeli insan. Kendi içinden geçenleri okuyabilmeli. Kendi kendisiyle dostluklar kurmalı. Kendi kendisini ısındırmalı hayata, güne ve anlara. Yaşadığını zannetmemeli insan, yaşamalı… Hayatı, iliklerinde hissetmeli. Rabb-i Rahim’in “Hayy” ismine mazhar olduğunu unutmamalı. Aldığı nefesleri, onu hatırlayarak aldıkça “yaşadığını”, verdiği nefesleri de ona yaklaştığını unutmadıkça “hayatına hayat katacağını” bilmeli insan.Hayat güzel, hayatı güzelliklerle dolu bir rahmet perdesine saran sultan en güzel. Evet sevgili dostlar, eğer biz de güzelleşmek istersek hayatı onunla tanıyalım. Onu, hayatımızın kalın duvarlarına açacağımız geniş ve ferah pencerelerden bakarak tanıyalım. Çünkü hayat ancak onunla güzel ve yalnızlığın bütün çeşitlerinden Onunla kurtulabiliriz ancak. Yalnızlıkların kalın duvarlarına hapsetmeyelim benliğimizi gönüllü mahkumlar olarak…
Kaynak: www.gencyaklasim.com
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder