9 Temmuz 2007 Pazartesi

Film Gibi Rüyalar

Sınıf öğretmeni, çocukların uykuları üzerine bir araştırma yapıyordu. Rüya görmenin insan ruhunu ne kadar rahatlattığını ve onlar için ne kadar gerekli olduğunu belirttikten sonra:“Söyleyin bakalım!” dedi. “Bu gece ne gördünüz?”Çocuklar, tek tek el kaldırarak rüyalarını anlatmaya başladılar.

O haftaki rüyaların bir çoğu, üç gün önce meydana gelen korkunç tren kazası ile ilgiliydi. Bir de, cinnet geçiren bir emeklinin, karısı ve çocuklarını yol ortasında bıçaklaması ile...Öğretmen, arka sıralarda oturan bir öğrencinin el kaldırmadığını görünce, ona doğru yaklaşıp:“Hayrola arkadaş!” dedi. “Yoksa sen hiç rüya görmüyor musun?”Küçük çocuk, yanakları pembeleşirken, “Elbette görüyorum!” diye gülümsedi. “Ama benim rüyalarım çok farklı.”“O zaman, gördüğünü anlat!” dedi öğretmen. “Aynı şeyleri görmen gerekmiyor.”Küçük çocuk, “Ben, dedemle birlikte gittiğim balık avını gördüm!” dedi.“Köyümüze yakın olan derede idik. Ve koca bir balık tutarak eve götürdük.”Öğretmen, yaptığı çalışmayı, bir sonraki dersinde de sürdürdü.O hafta görülen rüyaların büyük bir çoğunluğunda, petrol zengini bir ülkenin bombalanması sırasında ölen yüzlerce çocuk vardı. Diğer rüyalar ise, meşhur bir şarkıcının ayağından vurulması ve iş adamlarından birinin kaçırılması ile ilgiliydi.Öğretmen, arka sıradaki öğrencinin bu sefer de el kaldırmadığını görerek yanına gitti ve ona ne rüya gördüğünü sordu.Küçük çocuk, dışarıdaki karlı dağlara bakıp, “Geçen hafta bir çok kuzumuz doğdu,” dedi. “Rüyamda onları, dağın yamacındaki pınara götürmüştüm. Bu arada çiçeklerle konuşup, gökyüzündeki kuşlarla yarıştım.

Onlar gibi uçuyordum havada.”Öğretmen, araştırmasını biraz derinleştirdiğinde, çocuğun diğer kardeşlerinin de aynı türde rüyalar gördüğünü öğrendi. Hatta dedesi bile, onlar gibiydi.Sonunda merak edip, “Hep bu türden rüyaları görmeniz çok harika!” dedi. “Sanki birer film gibi her biri. Yoksa bunun için bir formül mü var?”Küçük çocuk, “Bilmiyorum öğretmenim!” diye gülümsedi. “Televizyon alamayacak kadar fakir olduğumuz için, Allah bize bu filmleri gösteriyor olmalı!”


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Bilgi Taşı

Ilık bir yaz rüzgârı okyanusun ötelerinden gelip kıyıya ulaştı ve biraz ilerideki ağaçların yapraklarına dokunup hışırtılı bir ses çıkardı. Aynı ânda, küçük bir dalga kıyıya vururken çıkardığı sesle yaprakların hışırtısına eşlik etti. Yine tam o ânda, gökte süzülen bir martının çığlığı yaprakların ve dalganın sesine karıştı. Okyanus, kıyıdaki köpüklü beyaz renkten gözün uzanabildiği ufuktaki laciverte kadar mavinin her rengini yansıtıyordu. İkindi güneşi kızgınlığını kaybetmişti, ama ışıklarını hâlâ cömertçe sunuyordu yeryüzüne.Bir adam vardı binlerce metrelik ıssız kumsalda; eğilmiş halde duruyor, çok uzun süren aralıklarla adım atıyordu.

Başı öne eğik dikkatle yeri inceliyordu. Yüzünde düşünceli ve kaygılı bir ifade vardı. Birşeyler arıyor gibiydi. Denizle kumların birleştiği çizgide yürüyordu. Kâh kumları elindeki bir çöple karıştırıyor, kâh bileklerine bile gelmeyen suyun içindeki taşları yerinden oynatıp gözlerini kısarak altlarına bakıyordu. Arada suya doğru bir kaç adım atıyor, dizini biraz geçen suyun altını elleriyle yokluyor, daha derin taraflara merakla bakıyor, kaygılı gözlerle kimse kendisini görüyor mu diye etrafını kolaçan ediyor, ama kıyıya yaklaşan bir dalga görünce hızla kumsala kaçıyordu.Kıyıdaki taşları ve kumları incelerken bazen yoruluyor, iki eliyle yandan tuttuğu belini doğrultuyor, alnındaki terleri siliyor, sonra yeniden aramasına devam ediyordu. Saatlerdir, belki de günlerdir, kimbilir ne kadar zamandır bu haldeydi. Adam yere o kadar eğilmişti ki, yanına yaklaşan kişiyi farketmedi bile. Ne zaman ki diğer insanın gölgesi güneşle arasına girip tatlı bir serinliği hissetmesine neden oldu, o zaman ıssız kumsalda yalnız olmadığını anladı. Başını kaldırıp misafirine baktı. İşinin bölünmesinden pek memnun kalmamış bir ifade yerleşti yüzüne. Gözleri güneş ışığından rahatsız olunca başını yine yere çevirdi.

Diğer adam orada yokmuş, hiç gelmemiş gibi gözleri neredeyse her kum tanesini taramaya devam etti. “Merhaba” dedi yeni gelen. “Kolay gelsin.”“Sağol.” Kırık-dökük bir geveleme gibi çıkmıştı ağzından bu söz. Umursamadı. İşi bu davetsiz misafirden daha önemliydi.“Görüyorum ki, birşey arıyorsun” dedi diğeri. Gölgesi hâlâ eğilmiş adamın üzerine düşüyordu. “Yardıma ihtiyacın var mı?”Kaşlarını hafifçe çattı. Kimdi bu adam? Nereden çıkmıştı? Neden gelmiş kendisini oyalamak istiyordu? Üstelik, yardım etmekten dem vuruyordu!“Teşekkür ederim. Rahatsız etmezsen daha çok sevinirim.” Kendince son noktaydı söyledikleri. “Hadi sen yoluna, ben işime!” mesajını gizlemişti sözlerine.“Bilgi Taşını arıyorsun, değil mi?”Birden doğruldu. Saatlerdir bükük beli bu ani hareketi kaldıramadı. Acı bir feryat çıktı ağzından. Beli tutulmuştu! Bir taraftan acıyla yüzünü buruştururken, diğer taraftan karşısındaki adamı süzmeye başladı. Nereden bilmişti bu tuhaf görünümlü adam ne aradığını?Bilgi Taşı! Kendisinin ve diğerlerinin gerek olmadıkça ağızlarına almaktan bile kaçındıkları, rüyalarını süsleyen, ama kimsenin göremediği, sadece bir efsane gibi kulaktan kulağa gezen o kutsal şeyin ismi ne rahat çıkmıştı adamın ağzından! Bu rahatsızlığı saygısızlık olarak yorumladı. İçini hem bir merak, hem de tedirginlik kapladı. Adamdan hem kurtulmak, ama hem de onu tanımak istiyordu.“Tanışalım mı?” Şimdi de tanışmak istiyordu adam! Anlamıştı, ondan kurtuluş yoktu. Kısa ve net cümlelerle tanıttı kendisini.“Ben bir bilgiseverim. Nasıl tahmin ettin bilmiyorum, ama doğru bildin; Bilgi Taşı’nı arıyorum. Peki sen kimsin?”Diğer adam gülümsedi. İlerideki bir ağacı gösterip:“Önce şu ağacın gölgesinde biraz oturalım mı? Sen de dinlenmiş olursun.” dedi.Arayıcı, bu teklifi kabul etti. Gerçekten yorulmuştu. Ağacın gölgesine sığındıklarında, diğer adam gülümseyerek:“Seni bilmem, ama ben hangi ağacın gölgesine otursam, kendimi yolcu gibi hissederim” dedi. “Uzaklardan gelip uzaklara giden, dinlenmek için bir ağacın altına oturan ve nefeslenen bir yolcu gibi. Sence dünya da bir ağaç gölgesine benzemiyor mu?”Dünya? Ağaç gölgesi? Neden bahsediyordu bu adam? Dudak büküp cevap vermedi.

Daha tanıtmamıştı ki bu adam kendisini. Kimdi? Hiç acelesi yokmuş gibi davranıyordu yanındaki adam.“Sen bilgiseverim demiştin. Ben de bir haberciyim.”Üstlerinden çığlıklar atan bir martı geçti. Haberci. Duymuştu bu tür insanları. Ötelerden haber getirdiklerini iddia ederlerdi. Güya herşeyi bilirlerdi. Daha önce hiç onlardan biriyle tanışmamıştı, ama pek de olumlu düşünceler beslemezdi haklarında.“Sana da bir haber vereyim, ister misin?”“Bana haber vermek mi? Nasıl yani?”“En çok istediğin şeyin haberini. Bilgi taşının yerini söyleyeyim mi sana?”Saygılı olmaya özen göstererek cevap verdi:“Bakın, bu işler o kadar kolay değil. Bilgi Taşı’nı binlerce yıldır arıyor bilgiseverler. Nice ustamız geldi geçti, çokları yaklaştı ona. Ama kimse bulamadı. Siz nasıl ‘yerini göstereyim’ diyebiliyorsunuz, anlamıyorum.”“Şu sözü hiç duydun mu? Aramakla bulunmaz, ama onu bulanlar arayanlardır.”Biraz düşündü, duymuştu galiba. Düşüncesi habercinin cümlesiyle kesildi:“Herşeyden önce, yanlış yerde arıyorsun onu.”Nasıl bu kadar iddialı, bu kadar cesur konuşabiliyordu? Ona nasıl cevap vereceğini bilemedi.Karşısındaki bir bilgisever olsa, aynı dili konuştukları için, yöntemden, yöntemin varılmak istenen hedef kadar önemli olduğundan bahsederdi.

Saatler, hatta günler boyu tartışarak da olsa sohbet edebilirlerdi. Ama bu adam hiç de alışık olmadığı bir şekilde konuşuyor ve davranıyordu. “Bu arada, şunu da söyleyeyim. Ben kendisine bilgisever diyen herkesle sohbet etmem. Senin samimi olduğunu hissettim, ondan.”Ne kadar yüksek bir perdedendi bu sözler. Bilgiseverler kendilerini herkesten ayrıcalıklı yüksek bir yere yerleştirirken, bu adam hepsine tepeden bakma yetkisini nereden alıyordu? Ona Bilgi Taşı’nı anlatsa mıydı? Çoğu bilgiseverin uzlaştığı gibi, Bilgi Taşı denilen şeye ancak mümkün olduğunca çok taş ve kum taneciğinin tanınması ve bilinmesinden sonra ulaşılabileceğini söylese miydi? Yıllardır sürdürdüğü arayışından hafızasına kaydettiği yüzbinlerce irili-ufaklı taşı tek tek anlatsa mıydı? O kadar kolay mıydı Bilgi Taşı’nı bulmak? Hiç sanmıyordu.“Uzaktan seni izlerken birşey dikkatimi çekti. Hep kıyıda arıyorsun. Neden denizin içine girip aramıyorsun biraz da?”Canı sıkıldı. Zayıf bir noktasına dokunmuştu soru. Bilgiseverlerin katı bir kuralı vardı: Bilgi Taşı, derinlerde aranmaz. Orası bizim sınırlarımızın ötesindedir. Bilinmez ve görülmez. Derinlere dalmak isteyenler çoğunlukla bilgiseverler topluluğundan dışlanırdı. O kadar katıydı bu kural. Aslında içten içe sorguladığı birşeydi bu. Bilgiseverlerin yüzme bilmedikleri ve öğrenemedikleri için mi bu kuralı koyduklarını, yoksa bu kural gereği mi yüzmeden uzak durduklarını anlayamazdı. Neredeyse bütün bilgiseverler gibi, kendisi de yüzme bilmezdi. Bazen, Bilgi Taşı’nın okyanusun derinliklerinde bir yerde saklı olduğu sözü yayılırdı ortalıkta. Büyük ihtimalle yanındaki gibi habercilerin iddia ettiği birşeydi bu. Düşünceleri bir kez daha kesildi:“Sen de dalmak istiyorsun değil mi suya?”İrkildi. “Az önce, seni izlerken, suya doğru birkaç adım attın. Uzaklara ve derinlere baktın.”Bu doğruydu. Ama bir bilgiseverin kulağına gitse, en iyi ihtimalle kulağı çekilir ve yönteme bağlı kalması istenirdi. Eğer bu eğilimi değişmezse, olacakları tahmin edebiliyordu.

Yanındaki adam umduğundan zeki ve akıllı birine benziyordu.“Onu hiç gördün mü?” Bu sorunun kendi ağzından çıktığına inanamadı. Kendinden utandı. Ama olan olmuştu, soruyu sormuştu bir kere.“Bilgi Taşını soruyorsun. Evet. Ona dokundum ve hissettim de. Ona bakan, bütün taşları onda görür. Bütün taşları ve kum taneciklerini bulursun onda. Bilgi Taşı’ndan sonra, birşeyde herşeyi, herşeyde birşeyi görmeye başlarsın...” Sustu. Oysa devam etmesini istiyordu. Herşeyden çok istediği birşeyi anlatıyordu. Yalan söylüyor olabilir miydi? Çok emin ve rahat konuşuyordu. Kararsız kaldı. İkindi güneşi iyice alçalmıştı. Kendisini çok yorgun hissetti birden. Sadece günün yorgunluğu değildi bu.“Sana yüzmeyi ve dalmayı öğretmemi ister misin?”Yüzmek ve dalmak, bilgiseverlik sınırını aşmak, ihanet etmek demekti. Geriye dönüşü olmayan bir yoldu. Hem, Bilgi Taşı’nı bulma umuduyla sulara dalıp boğulan bilgiseverlerin öykülerini çok duymuştu. “Bilgi Taşı’nın okyanusun derinliklerinde olduğunu sen de hissediyorsun değil mi?”Gözleri okyanusun üzerinde gezinirken, başını onaylarcasına salladı. Habercinin yüzünde muzip bir gülümseme gezindi.“Sen şu adamın öyküsünü bilir misin? Hani yüzüğünü samanlıkta kaybetmiş, ama sonra onu bahçede aramaya başlamış. Niye böyle yaptığını soranlara da şu cevabı vermiş: ‘Samanlık karanlık, bahçe ise aydınlık.’” Bilgisever gülmemek için kendini zor tuttu. Doğru bir benzetmeydi. Hele de kendisi için. Bulmak istediği şeyi olduğunu hissettiği yerde değil, arayabildiği yerde arıyordu. Bu, tuhaf ama bir o kadar da gülünç gerçeği anlatan güzel bir örnekti. Haberciye içinin ısındığını hissetti. Eğer önemli olan Bilgi Taşı’nı bulmaksa, niye başka yollara da açık olmasındı insan? Birden kahkahalarla gülerken buldu kendisini. Gözlerinden yaşlar geliyordu. Haberci gülümsüyordu sadece. Elini onun omzuna koymuş, gülümsüyordu. Sonra ağladığını farketti. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerinden yine yaşlar akıyor, ama bu defa hüzünle süzülüyorlardı yanaklarından.“Korktuğunu, suda boğulabileceğini düşündüğünü biliyorum. Ama korkma. Su kendine dostça yaklaşanı boğmaz. Sen yeter ki, gururunla katılaşma. Yeter ki, benlik ve gurur elbiselerini kıyıda çakıl taşlarının üzerinde bırak ve kendini suya emanet et. Okyanus ona tevazuyla dalana zarar vermez.”Akşam güneşiyle gökyüzü kızıla boyanmaya başlamıştı. Bilgisever gözyaşlarını sildi. Hafiflediğini, korkularından arındığını hissetti. Haberciye baktı ve:“Güneş batmadan ilk derse başlayabilir miyiz dersin?” diye sordu.Haberci gülümsedi. Başını birkaç kez hafifçe aşağı-yukarı salladı. Ayağa kalkıp birlikte suya doğru yürümeye başladılar. Yüzlerini okşayıp geçen rüzgâr kıyıdaki ağaçların yapraklarına dokundu bir kez daha. Bir küçük dalga daha vurdu kıyıya. Ve bir martı süzülerek geçti üzerlerinden.

Kaynak: www.gencyaklasim.com

ÇOK lar Ve TEK' ler

Her çokluk, içinde bir teklik barındırır:
Gün boyu onlarca insanla görüşüp, pek çok dert dinleriz. Akşam olunca, binlerle ifade edilebilecek kalabalıkların arasından geçerek kapısını çaldığımız bir tek yuvamız vardır.

Her türlü sıkıntıya –buna değsin ya da değmesin- tek bir insan yahut tek bir amaç için katlanırız.
Yüzlere kilometreyi, bir tek istikamet için aşmaz mıyız?
Son durağa varmak için onlarca ara durağa, o tek istikamete ulaşmak için bir çok mola yerine yanaşırız.
Adres sorduğumuz üç-beş kişiden hep tek bir yeri öğrenmek isteriz.
Ne kadar çok yorulursak yorulalım, omzumuza ne kadar yük binerse binsin, ayaklarımız ne kadar yol yürümüş, zihnimiz nice sorunlarla cebelleşmiş olursa olsun, bir tebessüm tüm yorgunluğumuzu alabilir.
Belki çok kırılmışızdır, dünyaya küsecek kadar; çok kızmışızdır, dünyaya meydan okuyacak kadar; ama güzel bir tek söz gönlümüzü almaya yeter.
Herkesin bizi ikna etmesi için onlarca bahanesi vardır, ama içlerinden birine kanıp asla yapmam dediğimiz şeyleri yaparız.
Hayatımız boyunca ne çok şey öğreniriz, kimi evde, kimi okulda, kimisi de sokakta. Ama sorulsa söyleyeceğimiz –hepimiz için farklı farklı da olsa- tek ders vardır.
Yüzlerce musibetten –kafamızın kırılmasından, gönlümüzün yaralanmasından, aklımızın allak bullak olmasından- alacağımız nasihat da tektir.
Kaç kitap okursak okuyalım, rehberimiz tek bir kitaptır: Ya mukaddes bir kitap, ya da mukaddesimiz bildiğimiz bir kitap.
Pek çok insana ağzımız açık hayran hayran bakabiliriz, peşinden koşar, her sözünü dinler, her hareketini takip ederiz; ama öl dese öleceğimiz, ölmesek de hayatımızı vakfedeceğimiz tek bir kahramanımız vardır.
Hayatımız boyunca yüzlerce arkadaşımız olabilir, peki hangisini o tek dosta değişebiliriz? Herkesle her şeyi konuşabiliriz, peki içimizi o tek dosttan başka hangisine dökebiliriz? Hangisinin kapısını teklifsiz çalıp, her çağırdığımızda yanımızda bulabiliriz?
Elinden çok çektiğimiz, nefret ettiğimiz, kin tuttuğumuz kaç kişi olursa olsun; unutamadığımız tek bir isim verebiliriz.
Ne kadar pişman olursak olalım, bir şey vardır ki vicdanımızdaki sızısı hiçbirine benzemez.Ne kadar çok yaşarsak yaşayalım bizi bekleyen akıbet tektir.

Ve aşk!...

Gönlün bağrına, huzme gibi düşen; cayır cayır yakan aşk. Dünya hanında saltanat, gönül evinde sultansın. Her şey sensiz donuk ve meyyittir. Can adına, bir nefes alış bile olmaz. Her canlıda varsın. Bütünüyle hüküm sürmektesin. Belki varların belki yokların içinde; ama varsın yaşansan da yaşanmasan da.

Ve aşk!.. Düştü yola. Dikenli ya da dikensiz uğradı yoluna çıkanlara. Maksudu vardı; yaşatmak aşkı. Bilen bilmeyen bir olmadığı gibi. Aşkı bilenle bilmeyen bir olmazdı. Duygu yükünün en ağırı, kalbi yoranıydı. Ağırdı hem de çok. O kadar ağırdı ki kaldıramayanlar oldu. Gecesi gündüz bir birine karışıp, hayatı yaşanmaz hale getiren oldu. Kendini çöle atanlar, dağa vuranlar, ölümü seçenler oldu. Ve aşkın çölünde kavrulanlar, yürekte kavrulup, mahşere kaldı buluşma. En sevgiliden armağan olan aşk, nasip olanların içinde; değerini biçemeyenler oldu. Kendine mal edip, hakiki aşık unutuldu.

Ey yar! Sen vuslat sen ayrılıksın. Sen tufan sen serin bir rüzgar. İki zıtın birleşmediği nokta. Tozu dumanı birbirine karışmış bir vadide; yüreğe batan bir dikensiz. Acın bir yana; hasretsin. Bazen yegane bazen de niye geldin diyensin. İstenen de istenmeyendesin.
Aşk: sarmaşık demekmiş. İsmiyle müsemma bu olsa gerek. Maksudu bizzat ismiyle yaşatan; adına ikrar eyleyip kabul ettiren. Sarmaşık: dolanma, sarmalama, içi içe girip kenetlenmek. Demek ki aşk yüreğe girdi mi: bütün bedeni ve ruhu sarmalıyor. Tabi ki gerçek aşka talep edenler içindir. “Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır.” İskender Pala’nın bu sözü, aşkın gerçek halini ortaya koymakta. Hayatın mayasında aşkın olduğunu, her canlıda izler barındığını. Özellikle de insanda.

Ama günümüzdeki aşk, gerçek anlamda bildiğimiz aşk mıdır. Günahların boyutuna yaklaştıran. Görüşme,dokunma diye adlandırılan; aşk mı? Elbette ki hayır. Öncelikle aşkı: ilahi aşktan süzülen bir hediye olarak görmek. Asıl aşkı bize gösterendir. O’na yaklaştıran aşk: gerçek aşktır. O’ndan gayrisi ne aşk ne de sevmektir. Hayatın özünde olan aşk o zaman: ne hissedilir ne de farkına varılır.
Bölme, çıkartma, toplama, çarpmanın neticesi; aşk. Gerisi hep yalan, ihanet, süfli zevklerdir. Hangi yola girersen gir, karşına aşk çıkar. Hangi yöne dönersen dön aşkı görürsün. Kıymeti verdiğin değerle ölçülür. Değeri sende önemsiz: birkaç günlük aşksa, o mahiyetinde ölmüş ve belki de hiç doğmamıştır sende. Geçici sevgileri aşk sanmak en büyük yanılgı ve ne büyük hayal kırıklığıdır. Hevesten başka nedir?! Bulan değerini bilmez; bulmayanda aşkın kıymetini derk edemez.

Ve aşk! Dünya pazarında. Yaratılmadan öncede var. Yaratıldıktan sonra fıtratına yerleştirilen. Küçük kâinat olan insanın fıtratına da yerleştirilmiş. Kimi en şiddetli bir şekilde fıtratındakini yaşamış kimi de ne olduğunu bilmeden, fıtratının dışında bir ömür geçirmiş.
Aşk, sana dökülen gözyaşı şimdi hangi menzilde? Sana yanan yürek hangi coğrafya da? Senden bihaber geçen ömrü: kim talep etmiş. Acıdan korkan, ayrılıkta gem vuran, gözyaşını istemeyen. Yani kupkuru bir hayat. Taşlanmış bir kalp. Acıyı bilmeyen, acıyı anlamayan, başkasının acısına soğuk nazarlar gezdiren.
Aşk, şimdi nerdesin, hangi yüzyılda yaşamaktasın? Bizden uzakta olduğun belli. Şimdi, değerini sanal aşklara verdiler. Bir kaç gün bile sürmeyen. Adına aşk deyip, gönül eğlendirdiler. Sen kayıp kentin, kayıp vatandaşı oldun. Seni bilmek, geçen yüz yıllara nasip; bu asra nasip olmayan.
Ve aşk!.. Uzak kaldığın bu asırda sende bihaber geçen ömre ağla. Çünkü ağlanacak haldeyiz. Teknolojinin içinde, seni kaybettik. Hiç kazanılmayan kaybedilir mi? Evet biz kazanmadan kaybettik. Acımız büyük; ağla bize aşk.


Kaynakwww.gencyaklasim.com

Işık Yanan Ev

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacı anneye sıkılarak sordum:"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?"Hacı anne:"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.Merak ettim, tekrar sordum:"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"Hacı annenin cevabı inanılacak gibi değildi:"Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz".

Kaynak: www.gencyaklasim.com

Günaydın!

“Günaydın” diyor radyodaki DJ, “ne kadar neşeli bir ses, o kadar yüksek reyting” hesabıyla…“Günaydın” diyor birileri birilerine, bir görevi yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla.Televizyondaki spiker haberlere başlamak için, dükkandaki esnaf müşterisini selamlamak için söylüyor: Günaydın.Gün, gün boyu aydın olsa da, biz sabahlara yakıştırıyoruz günaydını. İngilizlerin “iyi sabah”ını “günaydın” diye çeviriyoruz dilimize.Her sabah söylüyor ve işitiyoruz bu günaydınları… Her sabah farklı “aydın”lıkta bir “gün”e uyanıyoruz. Binlerce sabahımız olmuştur bu dünyada.

Milyonlarca sabah yaşanmıştır bu topraklarda, başka topraklarda. Hiç de “başka” olmayıp, bizim başkalaştırdığımız topraklarda. Hiç “diğer” olmayıp bizim diğerleştirdiğimiz insanların hayatlarında…Her sabah umutla ovuşturulmamıştır gözler, kimi zaman kaygı daha doğru bir kelime olmuştur. Her zaman heyecandan değil, kimi zaman korkuyla çarpmıştır kalpler.Bazen annemizin ısrarlı ve şefkatli sesiyle, bazen babamızın otoriter ve tatlı-sert çağrısıyla, bazen küçük kardeşimizin yüzümüzde hissettiğimiz minicik elleriyle uyanmışızdır.Bazen kavga olmuştur gözümüzü açtığımızda, bazen kahkahalar. Bazen sesi alabildiğine açılmış bir müziği duymamak için yorganı başımıza çekme çabaları, tekrar uyumamıza yetmemiş ve sinirli bir suratla kalkmışızdır.Bazen mis gibi bir kahvaltının kokusuyla, bazen o kahvaltıyı bizim hazırlamamız gerektiği korkusuyla çıkmışızdır sıcacık yatağımızdan.Sobanın gürül gürül yanan sesinin tatlılığı da, dışarıda ıslık çalarak esen rüzgârın ürkütücülüğü de karışmıştır, buharı tüten çayımızın üstüne.Bu ülkedeki erkeklerin büyük çoğunluğunun bir dönem duymak zorunda kaldığı “koğuş kalk”lı sabahları da unutmayalım.Ama her zaman böyle “sit-com” tadında değildir maalesef hayat. Her zaman böyle aile dizisi nostaljisi barındırmamıştır sabahlar. Hep böyle layt askerlik filmleri tebessümü sinmemiştir günün ilk saatlerine.Biz yetişmemiş olsak da, bizden önceki nesiller, bir generalin bizi bizden çok düşündüğünü iddia eden konuşmasını “içtima” veren bir bölüğün erleriymiş gibi dinlemek zorunda kalarak uyanmıştır.Bir gece yarısı kapısını çalanın sütçü olmadığını anlayarak uyanmıştır bu ülkede pek çok devlet adamı.* Ülkesiyle beraber kendisi de karanlık bir yola ilerlemiştir. Kiminde kendi özgürlüğüyle beraber ülkesinin özgürlüğü de tatil yapmıştır, kiminde kendi hayatıyla beraber ülkesinin demokrasisi de idam edilmiştir.Biz uyanmadık o coğrafyalarda belki, ama birileri patlama sesleriyle uyandı hep. Beraber top oynadığı, ip atladığı, yemek tarifi alış-verişi yaptığı, dünyayı kurtardığı arkadaşını, komşusunu, dostunu kaybettiğini iliklerine kadar hissederek uyanmıştır.

Sabah onun için ne yetişmek zorunda olduğu bir servis, ne yapmadığı ödevler için öğretmenine karşı duyacağı bir mahçubiyet, ne kahvaltıda yiyeceği bal-kaymaktır.Başka bir coğrafyada ise başka sabahlar vardır: Bir çadır ne kadar ısınabilirse o kadar ısınmış, bir depremzedenin sofrasında en fazla ne kadar yiyecek olabilirse o kadar ziyafetvari bir kahvaltıya uyanmıştır birileri. “Bir”ileri, ama dünya basınının “hiçbir”ileri, dünya televizyonlarının “kimbilir”leri.. Gözlerini açtığında ya şefkatli annenin, ya otoriter babasının sesi eksiktir ya da yüzünde hissettiği minik eller.Tekrar heceliyorum “günaydın”ı. Eklerine ve köklerine ayırıyorum. Bugün de “aydın” çok şükür diyorum, herkesin günü de aydın olsun diye diliyorum.“Günaydın” diyorlar, “amin” diyorum…


Kaynak: www.gencyaklasim.com

Unuttuklarımız

Neleri unutmadık ki... Keşke unuttuklarımız sadece faturaların son ödeme tarihi veya önemli bir iş toplantısı olsaydı. Ya da eve ekmek götürmeyi unutsaydyk, Orhan Veli gibi.Her şeyden önce, dünyanın oyun ve eğlencelerine dalıp asıl vazifemizi, Kâlû Belâ'da verdiğimiz sözü unuttuk...Şöyle diyor çocuğuna bir anne; "Söylediklerimi unutma, ben gelene kadar evden ayrılmayacaksın. Dolapta yemek var ısıtıp yersin, sakın ocağı açık unutma, ha unutmadan..." şeklindeki tembihler devam edip gidiyor. Çocuğun "tamam anne!" demekten başka çaresi yok, her ne kadar çoğunu unutsa da.

Halbuki kendisi en önemli vazifesini unutmuştu, "annelik". Çocuğunu sevgi ve şefkatle büyütmeyi unutmuştu. Evini unutmuştu...Sevmekle başlıyordu herşey. Her gün sevmediği işine istemeye istemeye giden, ilgisiz tavırlarıyla bir an önce mesainin dolmasını bekleyen bir yığın insan var toplumda. Çalışmaktaki tek amaç "para kazanmak" olunca, bir işi severek yapmanın verdiği hazzı da unuttuk.Bir koşuşturma, bir telaş, ne bir selam var, ne merhaba. Bir gülümseme, bir "merhaba" ile başlayan dostlukları unutalı çok oldu. En son ne zaman keyifli bir sohbet eşliğinde birer fincan kahve içtik ki kırk yıl unutulmasın diye. Aramıza taş duvarlar mı girdi? Yoksa elektronik eşyalar mı? Makineler konuşmuyor. Bulaşık makinesine bir fincan çay ikram edip "kaç şeker?" diye sorulmuyor. Sıcak bir dost sohbeti olmadan yolculuk geçmiyor, yollar bitmiyor...Adımımızı attığımız her yer beton. Yalın ayak toprağa basmak nasıl bir duygu? Unuttuk... Bir zamanlar güneşin doğuşunu da, batışını da seyrederdik doya doya. Şimdi gökyüzüne doğru başkaldıran gökdelenler, yüksek binalar izin vermiyor güneşi görmemize. Unuttuk, bir sabah namazı sonrası güneşin doğuşunu seyretmenin nasıl bir duygu olduğunu. Duman ve kirden grileşmiş gökyüzünün doğal mavisini unuttuk. Nerede bir yeşil alan görsek, tüm "çimlere basmayınız" tabelalarındaki ikaza rağmen, çimlere basmamayı unuttuk! Çöpleri yere atıp çevreyi kirletirken, muhtemelen çöpe atmayı unuttuk!Ölümü unuttuk. Hayatı bâki sandık. Hatta bazılarımız unutmakla da kalmayıp adını bile duymak istemedi ölümün.


Halbuki ölüm de hayat gibi hayattaydı.İnsanlığı unuttuk, komşuluğu unuttuk... Güveni unuttuk. Martin Luther'in dediği gibi "Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, ama insan gibi yaşamayı unuttuk."Yazmakla bitmez unuttuklarımız, ben sadece hatırladıklarımı yazdım.

Kaynak: www.gencyaklasim.com